• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT"
26/10/2016

 

     İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu. Ağlamak istiyordu haykırarak. Bir simge gibi algıları, unutamadıklarına koşmuştu. Gözlerinin önünden  çırpınışları ile dolaşan kelebek geçti. Kocaman rengarenk kanatları tek renk olarak göründü gözlerine. Pır pırlı yok oluş, Bir daha görünmemesine bir gidişti bu. Bu uçuş hayalinde küçük bir anımsama olarak kalmıştı. Oysa ki, küçücük bir olay olarak yer almalıydı belleğinde. Ama, hüzün kırıntısının bağlantısı derinlerdeydi. Bir daha görünmemesine iz bırakan bir gidiş takıntı yaratıyordu! 

   Gözlerini kırpıştırırken kelebeğin kanatlarını anımsadı bir daha, yok oluşlarda hep anımsadığı kelebeği. Her gün neredeyse yeniden yaşadıkları bu gün de dizilecekti görüş alanına. O anda hissetti, çocukluğunun Ahmet amcasının uzanarak yetişebildiği ellerinin sıcaklığını. Sokak boyunca yürürken, okşayıcı sözcükleri yarıda kesen Ali amca da hızla karıştırmıştı saçlarını… Onları da içine alan mahallenin tüm yetişkinleri dönmemecesine gitmişlerdi. Tek tek duymuştu ölümleri. Her bir ölümde de anıların tesellisi ile baş başa kalmış, yok oluşun çaresizliği burkmuştu yüreğini. Sadece seyirci kalan konumuna üzülmüştü. Ölüme karşı bir şeyler yapamamanın acı veren duygusunun baskısını hissediyordu. Yaşadığı mekanlar yok oluşa meydan okurcasına direniyorlardı. Ancak, çocuk gözüyle anımsadıklarından hiçbir canlı yoktu artık.  Çocukluğunun sevgi dolu insanlarından kalan çocuğa ilgi, en candan yaşadığı  ve  ayırım yapmaksızın uyguladığı duygusu olmuştu. Şimdi ise, artık olmayanlara duyduğu çaresiz özlemin yakıcı acısı ile hızla esen zaman rüzgarına kapılmış bir hazan yaprağı gibiydi. Sevginin önemi ve fark edilişi, dönüşü olmayan olaylarda yaşanıyor, zamanında yaşanmayan duygu pişmanlığa dönüşüyordu. Pişmanlıkların sevgi ile bastırılması ise yeni duygu akışlarını üretiyordu.

    Öksüz kalan çocukların bir şeyden habersiz görüntüleri, musalla taşı üzerinde resimden ibaret baba ile bütünleşerek çaresiz duygunun depreşmesini sağlıyor, göz yaşı şeklinde de olsa boş aleme tepki, gidenlere katılma isteği yaratıyordu. Gönül coşmuştu, onunla bir kez daha bakışmak, konuşmak için. Ne mümkün!.. Tanrının en büyük cezası olmalıydı çaresizlik. Canı koparcasına bağırsa, gözü önünde herkesin bakışlarına yanıt, yalvarmasına bir karşılık olur muydu haykırışı. Yırtınmasının, isyanının nedeni dönüşü olmayan hükümlere idi.

Yalnızlıklarının yoldaşı ağıtlarının sevgisiydi kustuğu. Sevgi mutluluğun bahçesi iken, geleceği karartıyor, umudu yok ediyor, kor gibi yakıyordu. O anda anımsadı ölümün bile sevgiyi yok edemediğini.

   Ellerinden tutmuştu Sevda’nın, duyguda yoğunluk başka seçenekleri yok etmiş gibiydi. Gibiydi ama yaşamsal olanaklar küçük bir etki ile de olsa karartmamıştı umutları. Ölümdü sadece çaresiz kılan… Takıntıları bunun üzerineydi. Eli kolu bağlı, hüzün ile -var ile yok-u yaşamayı sürdürüyordu zaten.

Ölüme eşdeğer, dönüşsüz acılar geldi aklına; sevgilinin ihaneti, dostunu satışa çıkaranlar… Yine de ölümdü başat olan. Diğerlerinde gerekçeler bastırabilirken çaresizliği, ölüme büküktü boynu. Yakın uzak her insanı etkileyen ortak acıydı o. Sevgilileri ise yıkıyor, eziyor, yanına çekiyordu sürekli. İşte o anlardı başını koyacak bir omuz arayışı, ağıdını en dipten hissedeceği bir yüreğin yakındaki duruşu. 

                                      *    *    *

  Her günkü gibi ve aynı saatte açmıştı gözlerini karanlığa. Hemen anladı duvara dönük yattığını. Karanlıktı yansıyan açık gözlerine. Şekilsiz bir hiçliğe birkaç kez göz kırptı, ovuşturdu. Bazı gecelerde pencerenin silueti ile küçücük de olsa bir sevinç kıpırtısı akardı içine, bir umut gibi. Bu küçük duyguyu duvara dönük uyanmalarında hiç yaşamıyordu. Her gecesinde, uyandığında iki çeşit ruh halinden birisini yaşayacağını saat 23.00 sularında yatarken bilemezdi. İsterdi ki, pencere tarafından uyansın. O küçücük canlı kıpırtıları uyanır uyanmaz hissetsin ve özellikle geçmişe dönük anılarını umutlar süslesin. Bıkmıştı umarsız, derinlere çeken hayallerden. Zaten karanlık dünyasında çıkış yolunu bulamadığı gecelerdi onlar… İhaneti unuttuğu, sevginin kollarında gök yatakta engelsiz süzüldüğü, uyku modunda bilinçsiz, kör kuyularda kaybolmayı istiyordu. Ama yok, karanlığa açılmıştı gözleri. Sürekli olarak keyifsiz, bedbin, umudu kaybolmuş bir bakışla yaşamaktan kaçmak istiyordu. Yakın dostları onu, şen, şakrak, yüreği sevgi dolu birisi olarak anlatırlardı. Yalnızlıklarında kendisini dinler ve objektif bir bakışla değerlendirerek hak verirdi dostlarına… İçerisinde her rengin koşuşturduğu kahkahalarıydı kanıtı. Yüreklerin birebir örtüştüğü günlerinde,” mutluluğun zirvesi yok” dedirtti sevdası. Her konuda öncelikli olan oydu. Onsuz bir yaşamı düşünmeye başlarken kapatırdı hayallerini, Konuşarak silerdi hayal görüntüleri. Sadece, içinde bulunduğu zaman korkutmuyordu. Yaşamla ilgili farklı olan her şeyden kaçmaktı düşüncesi. Amaç diye düşündü, ne olabilirdi ki? Düşündüğü bir yaşam biçimini sürdürebilmek. Olan biten her şey umurunda olmasın istiyordu. Dünya ile ilgili her şeyde bellek tutulması yaşamaktı tek isteği. Kendi yarattığı dünyasında yalnız değildi, kuşkusuz. Tek ve her şey olan onunla ağzına kadar doluydu yaşamı. Zaman zaman her konuda sakinleştiği anlarda dünyasını bir kişi süslüyordu; o. Böylesi bir yaşamda tek düze bir gidiş, ne kadar uzun olursa olsun kısaltacaktı ömrünü. Mutluluk aynı zamanda monoton bir yaşam biçimi değil miydi? Gençliğin, orta yaşın, yaşlılığın monotonlaşması! Nasıl  geçtiği bilinmeyen ve fark edilemeyen bir zaman akışı. Oysa ki, susuzluğunda yudumladığı soğuk bir suyun ooh.. dedirtmesi gibi durmak ve hissetmek istiyordu. Üstelik her yönüyle; doyum, huzur, hücrelerine akan bir haz, ılık bir geçiş.

  Farklı kuruluşlarda çalışmaları, öğle saatlerinde onsuzluğu bitirmek için her gün dolmuş seyahati yaptırıyordu. Bir gün de sen gel demeye cesareti olmadı. Kendiliğinden olmasını boş yere bekledi. Olsundu… Her konuda karşılık beklemeden sürdürmek de haz veriyor, sorular duygu yoğunluğunda kayboluyordu… Karşılıksız aşkının rahatsızlığını fazlaca hissetmemişti. Korunaksız, kısa ömürlü olduğunu sonradan fark ettiği sevgisinin doyumlu hazzında her şeyden habersiz bir yaşam akıp gidiyordu. Bakışların renginde gizlenen soğukluğu hissetmemişti. Sözlerde saklanan kuruluğu da bilemedi… Rüyada yaşadığının hiç farkında değildi. Yine de mutluydu. Seviyordu çünkü. Karşılıksız da olsa aşkının hazzı  oyalıyordu onu. Kesintisiz yaşanan duygu zaman içerisinde beslenmesiz kalırsa tavsıyordu, kanıksanıyordu. Bunu yavaş yavaş ancak sonradan anlamaya başladı. Bu halinin üzerinde durması, irdelemesi düşüncesi korkutmuştu onu. Başka alemlere attı kendini. Sevgisinin yaşamına eşit olduğunu, başka bir dünyayı hayal bile edemeyeceğini iyi biliyordu… Mutluluğu geçici de olsa razı olacaktı yaşadıklarına. Yaşam istenç dışı çoğu şeyi dayatıyor ve bildiğini okuyordu. Günlerce içsel yalvarmalarla gizli bir elin dokunmasını bekledi durdu. Dua şeklinde sürdürdüğü yakarışların sona ermesi ancak o gün, ömründe ilk kez yıkımı yaşadığı anda gerçekleşebildi!

                                        *    *    *

   Avuçlarının içi buz kesmişti. Soğuk soğuk terlemesini bir süre geçtikten sonra anlayabildi. Gözlerini kırpmadan uzun sayılabilecek bir süre bakakaldı yatağına. Sevda içeren duyguları, buluşmalarında gözlerine ilk bakışı, kahkahalarla dolu hareketli, el ele geçen anlar bir film gibi geçti önünden. Bir ara tek vücut görüntülü hallerinde yataktaki kendisi imiş gibi hissetti. İrkildi, süratle toparladı bilincini.

   Kendisinde değildi. Bir ara koşarcasına sokakta yürüdüğünün farkına vardı. Günlerce, dalları yoğun ve yüzeye yakın bir ağacın korumasında geçirdi geceleri. Bilemiyordu ne yiyip içtiğini… Acıkan yerin acıyı bastırdığı bir anda başka bir seçeneği düşünememiş anahtarı çevirerek girmişti eve. Yokladı. Kimse yoktu. Karşılaşmaya karşılık ne yapabileceğini de bilmeden bütün odalara baktı. Çok acıkmıştı ama ilk işi bir çilingir çağırmak oldu.

    İşine, arkadaşlarına hatta en sevdiklerine, tüm insanlara karşı güvenini kaybetmiş, yalnızlığı yaşıyordu. Yaşamakla ilgili kopuşlar sonsuz derinliklere kanat açarken, sona doğru yuvarlandığını sandığı esnada yakalandığını, bilinmez nesnelerce kurtarıldığını hissediyordu.  Güvendiği, tutunabildiği tek dalı dünya idi… Kocaman, olabildiğince uzanan yerlerdi bunlar. Ülkesinden en uzak ülkeler gözlerine en çekici, yaşanılası yerler olarak görünüyordu. “Dünyaya güvenini kaybeden ebedi yalnızlığa mahkum olur,” deyişini anımsadı.

 

    O gün, aradan kaç saat ya da gün geçtiğini bilmeden yatmıştı divanda. Sonra… Yaşam devam ediyordu! Penceresinden bir bölümünü izleyebildiği parka gitmeye başladı. Boş zamanını, belediyenin kontrolünde yaşayan köpeklerle geçiriyor, kimseyle bir sözcük bile konuşmuyordu. Onlarla uzun uzun konuştu. Günler geçtikçe de köpek sevgisinin arttığını, ilişkisinin bağımlılık yarattığını anladı. İş yerinde, yaşadıklarını herkes duymuş olacak ki, kimse konuşma cesareti gösteremiyor, karşılaştığı herkes yolunu değiştiriyordu. Görevini yaparken  eskiden gösterilmeyen hoş görü ile karşılaştığını fark etti !!

 

    Ara sıra dinlediği Türk Sanat Müziği, vazgeçemediği bir tutku halini almaya başlamıştı… Apartmandan çıkıp birkaç adım sonra parka girdiğinde kulaklığından yansıyan şarkı hayal düşüncelerinin önüne geçmişti. En yakın bank’a oturarak dinlemeye başladı:

“ Ayrılık umutların ötesinde bir şehir,

Ne bir ses, ne bir haber, ne de bir selam gelir.” Şarkı ile yoğrulan duygusal dalgınlıktan, kollarına sürtünen, kendisinin koyduğu isimle tanıdığı “karabaş” tarafından kurtulmuştu. Gözlerine bakanlar, sallanan kuyruklar varlığı ile sevindirdiği  bir ortamı gösteriyordu. Her onlarla karşılaştığında gülümsüyor olmasını anımsadı. Anımsamasına güldü bu kez. Aradan fazla bir süre geçmeden de çenilti sesi geldi kulaklarına. Ve “sarıkız”ın yakındaki ağacın altında yattığını gördü. Kendisini görür görmez de mıyk mıyklara dönüştü ses. Hızla kalktı oturduğu yerden. Sarıkız’ın yanına yaklaştığında yardım istediğini bakışından anlamıştı. Patilerini işaret ediyor zannı ile ikisini birden kavradı. Dikkatlice bakınca da sağ patisinin bilek kısmından kırıldığını gördü.

    “Veterinere götürmeden önce kırılan bölümün sarsılmaması için sarılması gerekiyor,” diye düşündü. Olanları izlemek için biriken ve on yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir çocuğun yediği dondurmanın çubuğunu uzattığını gördü. Az bir süre anlamadan baktıktan sonra çocuğa gülümseyerek aldı dondurma çubuğunu. “Bir adet daha gerekir,” diye düşünürken çocuklar onu da uzattılar eline. Az sonra uzunca bir ipi de getirmişlerdi. Yapılacak işlem çocuklar tarafından anlaşılmış, katkı sağlamaya hazır, dikkatle izler olmuşlardı. Çubuklar altlı üstlü aynı hizaya getirilerek sarılmaya başlandı. Canı yansa da ses çıkarmayan köpeği herkes unutmuştu adeta. İşlem tamamdı. Çocuklarla köpeklerin mutluluğu gözlerinden okunuyor, birbirlerine gülerek bakıyorlardı. İlk konuşma, işlemi tamamlayan abladan geldi: “Veteriner, buraya yakın nerde var acaba?” Dediği esnada çaat diye bir ses duyuldu ve yere oturmuş, bazıları da çömelmiş çocuklar, hemen arkalarında yapılanları izlemeye çalışan köpekler, hepsi birden sesin geldiği tarafa baktılar.

    Herkes oturma pozisyonunda olduğu için bakışlar yukarıya doğru idi. Göz kapakları şişmiş, sinir ve kızgınlık karışımı bir bakışla karşılaştılar. Sakalı iyice ağarmış, yaşlı bir dede, elindeki bastonu vurmuştu bahçeyi çevreleyen engin duvara. Yaşına saygıdan olsa gerek orada bulunanların hepsi de toparlanma hareketi ile çekilir gibi oldular. Geriye çekilme hareketi köpeklerde de görüldü. Bütün bunlar kısa bir süre içerisinde olmuştu.

    Hani olur ya, çok sevdiğiniz birisi ile tartışırsınız; çocuğunuzdur, çok sevdiğiniz eşinizdir, candan bir arkadaşınız, ne bileyim öyle bir şey! Tartışmada ses tonunuz yükselmiştir. İşittiğiniz sözler dokunmaktadır. Siz de karşılık verirsiniz. Canınız çok sıkılmıştır ama tartışılan konu geri çekilmenize olanak sağlamamıştır. Öyle ya da böyle, bu ve benzerleri çok çok yaşadığımız olaylardandır. Canınız sıkılır, aynı mekanda bulunmak istemezsiniz. Terk edersiniz belki de! Kavga gibi diyalogun tam ortasında ya da günler sonra… Sinirli ya da sakin… Bir gerçek vardır. Şöyle de denebilir; asabınız en üst noktada iken ya da en sakin konumunuzda, bir yerlerde sürekli duran bir duygu, gücünden hiçbir şey kaybetmez; Sevgidir o. Her koşulda sevilenlere ait olarak koruduğumuz, öfke kusarken bile özümüzde barındırdığımız o duygudan çoğu zaman haberimiz olmaz. İnsanın en zor katlandığı yalnızlığı, sürekli bizi rahatsız eden pişmanlığı yaşamamızı kolay kılan o duygudur. Zaman zaman yaşam çukurunun kenarından bizi çekip alan o duygu: SEVGİ.

     Bir yönüyle sevginin yoğunlaşmış şeklidir saygı. Makama ya da görevliye saygı, ilgili kişinin insanlara hizmet için görevlendirilmiş olmasındandır. Saygı duymak daha çok da hizmetle ilgilidir. Saygı, kişilik ile deneyim ile de ilgilidir…

 

    İhtiyarın karşısında herkesin suskun ve sessiz kalmasının nedeni buydu ama o, durmak bilmiyordu ki. Pat küt duvara vurduğu bastonunu kişilere yönlendirmesi korkusu tedirgin bir atmosferin başlangıcı olmuştu. O da nesi, hasta köpeğe yönlenmiş ve bağırıyordu:

“İşiniz yok mu sizin, Allahın mahlukatı ile uğraşıyorsunuz!.. Dağılın bakim, ben şimdi köpeğinizi gösteririm size.!”

   Son sözü bu olmuştu. Sonra da, bastonunu sallayarak işaret ettiği hedefe yürümeye başlamıştı. Anlaşıldı ki, köpeğe vuracak. Birden ayağa kalkarak karşısına dikilen kadın atel uygulayandı.

    “Yav amca size göre ne var? İşinize gidin lütfen! Biz hallederiz, köpeğin ayağı kırılmış, acı çekiyor hayvan.”

    Bunu işittikten sonra ihtiyarın tavrında bir değişiklik görülmemiş, herkeste heyecan biraz daha yükselmişti… Ve o,köpeğe doğru hamlesini sürdürüyordu. Tam da bu sırada izleyenlerin arasından, 10 yaşlarında bir başka çocuk, yaşlı adama doğru yürüyerek elindeki bastonunu kapıp rast gele fırlattı. Biraz uzağa düşmüştü. İhtiyar durdu ve bastonuna bakmaya başladı. Herkes heyecanla ne yapacağını merak ederek bakıyordu. Çömelmişti. Çenesini ellerine alarak düşünüyormuş görüntüsü verdi. Bir iki dakika geçmeden de bulunduğu yerden bir hıçkırık sesi duyuldu. Sonra da ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hay Allah! Kimse ne yapacağını bilemediği için seyrediyordu sadece. Tam da o esnada başka bir çocuğun topluluktan uzaklaşarak bastonu yerden aldığını ve yaşlı adama verdiğini herkes nefesini keserek izledi. Ayağa kaldırıp koluna giren çocukların, “dede nerde oturuyorsun?” diye sorduklarını işittiler.

    Diğer çocuklar hep birlikte köpeği veterinere götürmek üzere toplanmışlardı.

     Yaşadıklarının içerisinde ne ebediyen göçenler ne de terk edenler vardı. Özlemle burkulan yüreğinin sesini bastıracak bir şeyler aradı. Ve kulaklığından dinlediği Metin Milli’nin şarkısının aleminde buldu kendisini:

     “Şarkılara sordum dinlemediler

      Anılara yalvardım bilemediler

      Ufukları taradım görünmediler

      İzlerini nerede bulurum senin.

 

                                                 MEHMET ATILGAN

                                                        EKİM 2016



959 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı