• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze"
30/03/2016

" Bir varmış, bir yokmuş
Bunun demesi pek çokmuş
Evvel zaman içinde,
Kalbur saman içinde
Develer tellal iken
Pireler berber iken
Ben annemin beşiğini
Şıngır mıngır sallar iken...
Çok çook uzak ülkelerin birinde bir dev ana yaşarmış."

Yılda bir kez yakın ilçeden komşumuza gelen masalcı teyzenin tam karşısına dizilmişti mahallenin çocukları. Hepsi de bu saatte çoktan uykuda olması gerekirken, gözlerini kırpmadan, meraklı bekleyişin oluşturduğu yürek çarpıntısı ile dişsiz ağzına bakıyorlardı.

Dışarıda hüküm süren kara kışın soğuğuna buldukları çare, mangal ateşine konulmuş iskemle üzerine serili tatlığın altına ara sıra ayaklarını sokmaktı. Masalcı teyzenin kar ile birlikte gelişi hayallerindeki soğuk mevsimi sevimli ve beklenir kılıyor, yumuşacık, şefkatli ses tonu ile bütünleşen Melikşah'ın maceraları, uykuya davetiye çıkarmaktan öte masalın akışına ilgiyi, sonuçta olabilecekleri, zihinlerdeki tahminlerin yarattığı heyecanı artırıyordu.

İlkokula henüz başlamayan Adem, en mutlu uykularından Masalcı teyzeyi dinlediği sabahlarda uyanıyordu. Ağzının içi bal yemiş gibi tatlıydı o sabahlarda. En doygun geceleri o günlerde yaşardı. Gülümsemesinde mutluluğunun okunduğu sabahlardı onlar.
Biricik yavrularının masalcı teyzesi olmayı o günlerde çok isterdi annesi de,
babası da. İneğin sağımı, yemlenmesi, odun ateşinde ısıttığı bulaşık suyunun hazır olması ile iki kaba döküp birisinde yıkayıp, öbüründe durulama işlerini şevkle yapması, çocuğundan aldığı masalcı teyze mutluluğunun yansımasıydı.

Bu günlerde beliren, yüzüne oturmuş gülücüklerin kaybolmaması için beslemeyi düşünmüş, onu çok sevindirecek bir işi hazır tandır yanarken yapmayı tasarlamıştı; yumurta boyayacaktı. Mahallenin tavukları beyaz yumurta yumurtlardı. Sarı yumurta duyulmamış, görülmemişti. Kapları yıkadıktan sonra sıra tandır yakım işine geldiği için, tandır kapağını kaldırdı, sacayağını yerleştirdi, tencereleri yan yana dizmeye başladı. Tencerelerin yanında duran küçük boyutlu alüminyum tencerenin içerisine doldurulan suya iki yumurta koymuş, etrafını da soğan kabukları ile beslemişti. Su kaynadıkça yumurtaların pişmesi ve boyanması işini kendi haline bırakarak diğer tencerelerle uğraşmaya başladı. Az sonra tamamlanacak işlemin sonunda biricik Adem'i öğrenecekti sürprizi.
Mevsim yaz olduğunda Ankara'dan gelen komşunun konukları da çok sevindirirdi Adem'i. Bir keresinde kahverengiye çalan yumurtaları Ankara'lı konukların çocuklarına gösterdiğinde bakmamışlardı bile. "Biz istersek bakkaldan alırız sarı yumurtaları" denmişti. Adem'in, bir kez daha Ankara duyguları depreşti. Pırıl pırıl, tertemiz sokaklarından bahsetmişlerdi. Sokaklar özel olarak çalıştırılan görevlilerce temizlenir, ortak alanlarda, tek tük izmarit atıklarından başka çöpe rastlanmazdı. Her taraf birbirini tanımayan insan kümeleri ile doluydu. Tanınmayanlar arasında olunsa da insan yoğunluğu güvenli, rahatlatan duyguları beslerdi. Köy yerinde çöp yoktu ama insan da yoktu ya da azdı. Şehir yerinde ise kalabalıklara karşın her yer tertemizdi. Akşamları gündüz gibi aydınlık ortamlarda yaşamın devam etmesi ayrıca imrenilesi şeydi. Misafir çocukların anlattıkları Ankara'yı hayallerinde sürekli yaşatmaktan kendisini alamazdı Âdem.

Ayrıca, masalcı teyzenin anlattığı, Melikşah'ın, dev ananın mücadeleli, kavgalı maceraları, köyünde sürdürülen yaşam ve Ankara... Hangisi özlenir, hangi ortamda yaşamak ister, kendisine sık sık sorardı.

Bitmeyen masalların devamını dinleyecekleri ikinci geceyi iple çekmişti herkes. Çığlıklar arasında oynanan oyunların itici gücüydü masallar. Coşkulu oyunlar mı, masalcı teyzenin masalları mı, tercih etmek her çocuk için olanaksızdı. Akşam olmuştu. Her çocuk yemek sonrası dinleyeceği, dev ana, melikşah kavgasını, melikşahın yanında durarak merak ediyor, bir an önce komşuya gitmek için sabırsızlanıyorlardı.

* * *
"İnsan irisi, yakışıklı, kılıcını kullanmakta mahir bir kahramandı Melikşah. İyileri, kötü ve zalimlere karşı korumaktı yaptığı. Bir gün, Dev ana ile Melikşah'ın akıllarına bile getirmedikleri bir şey oldu, ummadıkları bir alanda karşılaştılar."

Dişlerinin yokluğu ağız yapısını adeta çökertmiş, her sözcükte sadece, karanlık görünümlü ağzını kapatan alt çenesinin hareketleri izlenmekteydi. Bütün gözler bu noktaya bakarken, karşılaşmanın sonucunun uyandırdığı merak, heyecanın kaynağı idi.

"Kılıcını can korkusuyla hızlı çekmiş olacak ki, ellerinden kayarak dev ananın önüne düşmüştü. Melikşah, dev ananın en çok korktuğu insan oğlu idi tabii ki! Kılıcındandı korkusu. Yoksa, dev ananın yanında Melikşah'ın ne hükmü olacak?.. Neyse devam edelim," diyordu masalcı teyze. "Ayaklarına yakın alana düşen kılıcın üzerine basmıştı dev ana. En büyük korkusunu kontrol edince çıkardığı sevinçle karışık ses, haykırış yerleri sarsacak güçte ve korkunçtu. En uzaklardan işitildi narası. O an dev ana için en unutulmaz an olmalıydı! Çünkü, Melikşah'ın kılıcından korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmazdı. O korkudur ki, dev anayı frenleyen, insanlara daha çok zarar vermesini önleyen. Kılıcı ayağının altına aldıktan sonra ne yaptı, biliyor musunuz?" Herkesin gözünde beliren kaygı aynı olacak ki, Bir ağızdan, Melikşaah!.. diye bağırmışlardı. "Evet haklısınız" dedi masalcı teyze. Bir sessizlik çökmüştü odaya. Hepsi de kaygılıydı ve düşüncelerinin ortasında Melikşah yer alıyordu.
"Yerdeki kılıcı arkasında bırakarak Melikşah'ın üzerine doğru hışımla koşmaya başladı. Melikşah, dev ananın önünden kaçarak kurtulamayacağını biliyordu ama yapacağı bir şey de yoktu.

" Kılıcım olmadan dev anaya karşı ben bu kadarım işte", diyerek üzüldü.
"Dev ananın gittikçe yaklaştığı kovalamaca birkaç dakika sürmüştü ki, Melikşah, kaçma umudunun iyice tükendiğini anladı. Adımlarını en büyük, en hızlı atmaya çalışırken, dev ananın kocaman pençesine takılmış, havada debelenme halini hayal etmekteydi. Umudunun tükenme noktasıydı bu. Tam da o sırada, ayağını bastığı yerin yumuşacık halini hissetti. Öbür adımının da boşlukta oluşu kollarıyla çırpınmasını, kurtulma çabası kulaç atar gibi bir hareketi doğurmuştu. Uçuyordu Melikşah. Hiçbir uzvunun dayanağı, tutamağı olmadan aşağıya doğru düşüyordu. Çaba göstermeden uçuyor olmasının tadını çıkarttı bir süre, süzüldü adeta. Dev anayı unutmuş, kendine gelerek, ne oluyor, nereye gidiyorum? Sorusunu sormuştu. Bu hal uzun denebilecek bir süre devam etti. Ve şıngır mıngır seslerin yankılandığı, üzerlerinde rengarenk giysileri, tespih gibi boncukların dizili olduğu süslemeleri boyunlarına asmış, maymuna benzer suratlı, yerlerinde bir an bile durmayan hareketlilikte varlıkların ortasına yumuşak bir inişle adeta konmuştu. Şaşkınlıkla etrafına bakan Melikşah'ın, çevresindekilerin en irisi olduğu görünümünden belli olan birisi önüne geçerek anladığı dilden konuşmaya başladı."

Masalcı teyze, nefes almaları bile duyulmayan çocukların meraklı bakışları arasında, odada bulunanların duyabileceği şiddette soluklanmış, yorulduğunu belli etmişti. Gel de çocuklara anlat. "Hadi teyze, hadi teyze!" sesleriyle devam etmesini istiyorlardı.

"Ne işin var buralarda ey insan oğlu? Diyordu yaratık. Melikşah bu soru karşısında şaşırmıştı. Yanıt vermeden gözlerine bakarken,
"ben nerdeyim, neresi burası?" Diye mırıldandı. Karşısındaki kahkaha ile gülerken, diğerlerinin de ona katılması ile gürültülü bir ortam oluşmuştu. Melikşah, yakasından tutarak sorusunu yinelemek istedi ama parmakları boşlukta kapandı. Tutacak bir madde, nesne yoktu. Daha sonra tekrar sormayı akıl etti.

"Ben neredeyim, lütfen söyleyin n'olur?..." Sağa sola bakarak yanıt beklemeye başlamış, çevresindekileri inceliyordu.

"Burası dünya değil."

"Dünya değil mi? Neresi peki?" Merakla dilinden anlayan yaratığın gözüne bakarak yanıt beklemeye başladı.

"Burası yerin yedi kat dibi," dedi yaratık. Gözlerinin içine bakarak da bir soru sordu; "nasıl geldin buraya?"

"Dev anadan kaçarken kendimi sizlerin yanında buldum." Bu yanıttan sonra Melikşah'a bakan gözleri, çevrede toplanarak onları izleyen diğerlerine çevrilmişti. Aniden bir gürültü koptu. Hepsi birden çılgın gibi bağırmaya ve tepinmeye başlamışlardı. Melikşah olanlardan bir şey anlamadığı için şaşkın bir halde etrafına bakıyordu.

"Dev ana mı?" dediğini duydu. "Seni dev ana mı kovaladı buraya?"

"Evet" dedi Melikşah. Demesiyle de kendisini havada buldu. Bir dokunma, bir nesnenin üzerinde oturma filan hissetmeden havalardaydı... Yüzer gibiydi. Az sonra da yine bir şey hissetmeden ayaklarının üzerine bastı.

"Sen dev anadan kaçarken mi geldin buralara?"

"Evet," dedi Melikşah.

"Dev ananın düşmanları bizim dostumuzdur. Artık bizlerden korkmana gerek yok, sana istediğin yardımı yapacağız." Melikşah bu bilgiye çok sevindi ve kafasını kemirip duran merakını gidermek için sorusunu hemen sordu: "Yeryüzüne nasıl çıkabilirim?.." Yaratık yüzüne gülümseyerek bakarken, kaygı içeren düşünceli bir tavır almıştı. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra tekrar yarı gülümser bir halde Melikşah'a bakmaya başladı ve "bu mümkün ama biraz zor ve sana pahalıya mal olacak bir iş," dedi.

"Olsun ama o güçlüğü nasıl aşacağımı da söyler misin?" Heyecanlıydı Melikşah ve bir an önce bilinmez konumundan kurtulmak istiyordu. Düşünceli tavrını terk ederek tekrar yüzüne bakarken,

"Zümrüdüanka" sözcüğü çıktı ağzından.

" Evet seni Zümrüdüanka kuşu çıkarabilir yeryüzüne."

" Olur" dedi Melikşah,

"ama nasıl olacak, beni nasıl çıkaracak yedi kat yüksekliğe?"

"Kolay" dedi yaratık. "Lak dedikçe et, lık dedikçe su vereceksin." Şaşkınlığı geçmemişti Melikşah'ın. Sorgulu bakışlarını devam ettiriyordu. Uzun uzun anlatıldı.

"Zümrüdüanka kuşunun çok büyük bir kuş olduğunu, kanatlarının arasına et ve suyu yerleştirdikten sonra kendisinin de oturacağını ve yükselirken kuşun, her lak deyişinde et, her lık deyişinde de su vermek zorunda olduğunu yoksa kendisini boşluğa bırakacağını," son cümlesinin üzerine basarak söylemişti.
Masrafların nasıl karşılanacağını konuşurken durgunlaşmıştı Melikşah çünkü, üzerinde hiçbir değer bulunmuyordu. Ancak yeryüzünde ne isteniyorsa karşılayabileceğini belirtti. Yaratık, Melikşah'a şöyle bir bakarak,
" Dev ananın ortak düşmanımız olması yeterli," dedi. "Masrafları senin adına biz karşılamaya hazırız." Melikşah, bu iş başına geldiğinden beri ilk kez bu kadar sevindiğini hissetti. Kaygıları bir sis gibi dağılmıştı.
Yolculuk, yaratıkların çığlıkları arasında başlamıştı. Zümrüdüanka, yavaş yavaş yükseliyor, belli aralıklarda lak, lık dedikçe Melikşah da gereğini yapıyordu. Tam yeryüzüne çıkmak üzere iken et tükenmiş, Zümrüdüanka da lak demişti. Çok korkan ve heyecanlanan Melikşah, bir an önce isteği karşılamazsa yerin yedi kat dibine döneceğini anımsadı ve çok korktu. Zümrüdüanka'nın söz dinlemeyeceğini bildiği için kararını verdi ve kaba etinden bir parça eti keserek kuşa yedirdi. Az sonra da yeryüzüne ayak basmıştı. Özgürdü Melikşah, mutlulukla kollarını açarak, bacağındaki acıyı da unutmuş plansız, hedefsiz koşmaya başladı. İlk işinin kılıcını bulmak olduğunu unutmuyor, dev anaya karşı hiç yaşamadığı duyguyu yaşıyor, yine korkuyordu."

Vakit gece yarısını bulmuş, zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmayan anneler bile, masalcı teyzenin konuşmasından gecenin sona erdiğini anlayarak gitmek için ayaklanmışlardı.
* * *
Masalcı teyzenin varlığı çocukların oyunlarına kadar yansır, coşkuyla, şevkle oynanan oyunlarda kendini belli ederdi. Kafalarındaki tek kaygının misafirlikle ilgili olduğu kesindi. Her çocuk misafirin uzun süre kalması için dua gibi içsel bir dileği kesintisiz yaşardı. Anneler ise her akşam çocukların dayanılmaz ısrarları ile rahatsızlık verdikleri komşuya karşı kamburdular ya da öyle düşünürlerdi. Bu nedenle evlerdeki çerez her çeşidi ile konuk sahibi eve taşınır, gece yarılarına kadar kabak çekirdeği başta olmak üzere, kavurga, kuru üzüm, şak leblebi, meyvelerden üvez, muşmulaya kadar her çeşidi yaygı üzerine konulmuş yuvarlak siniye dökülürdü. Ağızlardan çıtır çıtır sesler işitilirken, kulaklar pür dikkat masalcı teyzenin üzerindeydi.

Yaz sıcağında terletmeyen, kış soğuğunda üşütmeyen sihirli bir iklimi vardı Esnaf Sokağı'nın. Kimbilir bu sihir, Uçhisar'ın her mahallesini, her sokağını, esen ılık bir meltem gibi büyülemiş olmalı ki, unutulmazlığı, çocukluğunu bu yörede yaşamış herkesin üzerinde kalıcı bir tutku olmuştu.
ağabeylerin, ablaların okul dönüşü akşama yakın saatlerde olurdu. Bu dönüş, çoğu zaman mahalle çocuklarının kendilerini kaybedercesine oyuna verdikleri saatlere rastlardı. Oyunu bırakarak onları izleyen birisi vardı ki, önlerinden geçerken imrenerek bakardı onlara. Adem'di bu çocuk. Adem'in en çok istediği şeydi okula gitmek. Az kalmıştı onun da öğrenci olmasına. Günler yaklaştıkça sevinci artardı. Ancak, masalcı teyze sevgisinin önünü kesecek olan öğrencilik, son zamanlarda soğuk baktığı bir konuydu. Her kış geldiğinde mahalle çocuklarının sabırsızlıkla bekleyip yolunu gözledikleri teyzeyi beklemek onun işi olmaktan çıkacaktı. Mahallede bütün ailelerin titizlikle uyguladıkları bir konu vardı ki, o da; okula başlayanların masal dinlemelerine konulan yasaktı. Bir tarafta okul, diğer tarafta masal ikisini de yürütmek olanaksızdı. Sorsalardı okul mu, masal mı diye,yanıt vermekte zorlanacağını biliyordu. Okul dışı boş zamanlarında en yakın dostu kahverengi ile birlikte, inişli çıkışlı alanlarda oyunlarını sürdürebilecekti ama, soğuk kış gecelerinin tadına doyulmaz masallarından mahrum kalacaktı.
* * *
Böyle geçti çocukluk yılları... Acısını bilmeden, salt fiziksel acı bazında ağıtlarla yaşadığı, mutluluğunu gülerek, oyunlarla süslediği, sevginin gücünde akıp giden zamanı anımsadıkça, güzelliklerin yoğun yaşandığı çocukluk günlerinin kocaman ömründe en anlamlı, en özlenen kesit olduğunu her zaman kabul ediyordu.

Yılları bir bir tüketmiş, çoluk çocuğa karışmış, yaşamın tam orta yerinde boğuşurken, sık sık çocuklarını inceler, kutu gibi yaşam alanlarında mutlu olmadıkları kanısına vararak üzülürdü Adem. Çocukluğunun mutluluk ölçüsü kahkahalarla geçen oyunların, kendi çocuklarınca yaşanmaması bir açıdan eski çocukluk yaşantısı ile yenilerin karşılaştırılması olarak görürdü. Çileler ve acılar yaşam süresince birikim sağlarken, çocukluk anılarına sarılarak teselli bulduğu çok oluyordu. Unutmasa da aklından hiç çıkmayan çok sayıda elim olayın içerisinde hiç unutmadığı ve sık sık anımsadığı iki olayı da o yıllarda yaşamıştı. Bireyin mutlu yaşayabilmesi, insanlığın huzur içerisinde, geleceğe umutla bakabilmesine bağlıdır diye düşünüyordu. Huzursuzluğun, yetki ve sorumluluğun yanlı ellerde ve yanlış kullanılması ile yaşam biçimi haline gelmesi, acıların, uzak yakın insanlarla ilgili olarak mutsuzluğu kesintisiz beslemesi güncelliğini neden korur anlayamazdı. Ve yaşamı boyunca yüreğini cız diye yakan iki olayı sık sık anımsamaktan kendini alamıyordu: Kahverengi köpeğinin belediye hapı ile öldürüldüğü, mahalle arkadaşları ile özel mezarına gömdükleri günü ve burnunda tüten, çocukluğunun simgesi masalcı teyzenin ölüm haberi (!) yaşadığı sürece hiç unutamadığı olay olma özelliğini hep korumaktaydı.

MEHMET ATILGAN
MART 2016



1292 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı