• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
ÖYKÜLER -3 (KORKU)
01/02/2016

(ÖYKÜLER- 3)

 

                                                    KORKU

 

  Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi, kıpır kıpır sallanan kuyruğunu tap tap vuruyordu dizine. Lekesiz, düz kahverengi renkliydi. Uzun sayılabilecek ince kuyruğu ile Murat nerde, kahverengiyi de yanında bulmak mümkündü. Tüm arkadaşları ikisini bir arada görmedikleri zaman meraklanıp sorarlardı; kahverengi nerede ya da Murat’a n’oldu ki? Diye. Her evde oturan insanları tanırdı Murat. Yine hemen hemen her evde yaşıtı denebilecek çocuklarla akşama kadar oyunlar oynardı. İkinci sınıfta okuyordu. Gündüzleri birlikteliklerine engel olmuştu okul. Buna en çok üzülen kahverengi olmalı diyordu kendi kendine. Mahalleli, Murat nasıl her gün okula gidiyorsa onlar da sabah erkenden bağ bahçe çalışmaya giderlerdi. Gündüzleri, okul öncesi çocuklarla onların bakıcılarına kalıyordu mahalle.

 “ Yaşı bir hayli ilerlemiş dedesi ve annesi ile oturuyordu Murat. Kır atın çektiği arabası ile yol kenarında oluşmuş çukura düşerek arabanın altında kalmıştı babası. Olay yerinde öldüğünü komşular konuşurken duydu. Önceleri anlamamıştı olanları. Herkes babası ile uğraşırken o oyun derdindeydi. Cenazesinin bile nasıl kaldırıldığını görmemiş, katılanlara eşlik etmemişti. Aklı fikri arkadaşları ile oyun oynamakta idi. O gün oyun esnasında kahverenginin kendisiyle birlikte olmadığını sonradan fark etmiş, nedenini köpeğine sorduğunda, her gün her konuşmasına kıpır kıpır hareketleri ile yanıt veren arkadaşı, sabit bakışlarını bozmadan kalmış, hiç kıpırdamamıştı. Aynı gün akşam annesine babasının nerde olduğunu sorduğunda aldığı yanıta da bir anlam veremedi: “Yok kuzum, baban yok artık, seni öksüz bırakıp gitti”  diyerek sıkı sıkı kucaklamıştı kendisini. O günden sonra, akşam oturmalarında dakikalarca babası ile oynadığı şakalı, bol kahkahalı oyunlar, alt alta, üst üste yaptığı güreşler yapılmaz olmuştu. Annesinin sürekli ağlamasına, dedesinin sessizliği ve ona karşı ilgisizliğine bir anlam veremiyordu. Sokağa da çıkamayınca o da onlara uyuyor ve çok canı sıkılıyordu Murat’ın. Bir yıl süreyle her akşamı benzer şekilde tekdüze yaşaması can sıkıntılarını daha da artırmış, nedense akşamın bir vaktinde kapıyı açarak aralarına katılacağına inandığı babasının bir türlü gelmemesi farklı düşüncelerin oluşmasına neden olmuştu. Ölüm ile yok olmanın bağlantısını çeşitli oluşumlarda yorumluyor, yok olma kavramına verdiği anlamla ölümü bir arada değerlendiremiyordu. Bir maşrapa suyu deliğe dökerek yok oluşunu, aynı suyun bir daha görünmemesi ile yorumlarken ölümü, bir olgu olarak canlandıramıyor, tanımlayamıyordu. O halde babası yok olmamıştı! Gelecekti bir gün. Arkadaşları gibi el ele tutuşarak sokak boyunca yürüyecekler, Murat’ı kucağına alacak, akşamları neşeli oyunlarına devam edeceklerdi. Annesi ağlamayacak, dedesi de katılacaktı oyunlarına. Günler böyle geçerken, her akşam oyunun yerini hayalleri almıştı. Sakin, hareketsiz ve suskun bir Murat vardı şimdi… Aralarında, anne ve dedesine benzer bir yetişkin bulunuyordu. Bu hal her ikisinin de dikkatini çekiyor, Murat’ın içine kapanması kaygılandırıyordu baba kızı.

  Bu kaygı anneye, çocuğunun bir an bile gözden ırak kalmaması gereğini düşündürdü. At arabasını satarak aldıkları eşeğe, her sabah çalışmaya giderken babası biniyordu. İşleri ne kadar önemli ve ivedi olursa olsun iş dönüşü okulun çıkışına denk getiriliyor hatta, Murat eve geldiğinde kapıyı kilitli bulmaması için dönüşler gidişlerden daha telaşlı oluyordu.

 Murat’ın Okul ihtiyaçları için gittikleri şehirde annesi üçüne de dondurma ısmarlamış, parkta otururken şehir kalabalığında insanların aşağı yukarı telaşlı halleri dikkatini çekmişti. Murat, var iken yok olmanın ikinci örneğini   yalayarak tükettiği dondurmada yakalamıştı. Tam da o esnada durgunlaşması annesinin dikkatinden kaçmamış,

 “N’oldu oğlum, yine neyi düşünüyorsun?” sorusuna yanıt alamamıştı. Dalgın duruşunu, arkadaşı Ahmet’in okul malzemelerini babası ile almalarını anımsayarak devam ettirmiş, şehir dönüşüne kadar kimseyle konuşmamıştı. Kahverengisi geldi aklına, bir an önce onu görebilmenin isteği ile dolmuştu. Kiminle görüşse, kiminle konuşsa anlatamıyordu kendisini. Oysa ki yüreği, konuşma isteği ile çarpıyordu. Yeniden Kahverengiyi anımsadı ve bir an önce göreceğini umarak rahatladı.

  Onun kahverengisi vardı. Dostlukları her bakışmalarında hatırlatırdı kendisini. Birisi olmadan diğerinin yapamadığı bir dostluktu bu. Her özlediğinde yanında biterek rahatlatan bir varlık. İlk karşılaşmalarında direkt, kıpırtısız, içtenlikli olduğu iki tarafça da bilinen bakışmalar… Bu günlerde arkadaşını çok arar olmuştu Murat. Konuşmalarının karşılığı her zaman iki kelime olurdu; mıyk mıyyk. O, her sözüne karşılık veren en sevdiği arkadaşına bile dökemiyordu içini. Karşılık alamasa da kendisini anlatabildiği varlığın kahverengi olduğunu biliyordu. Varlığı ile yanındayken huzur bulduğu bir başkası yoktu. Annesi bile hep yokluktan bahsediyor, umutsuzluğunu artırıyordu. Oysa ki, babasının yokluğu geçici idi. Bunu kahverengiye anlatabilmişti. Sadece o anlamıştı Murat’ı.

  Öğretmeni nedense kendisine bakarak ders anlatıyor, Murat da zorunlu olarak, soru sorar korkusuyla dinliyordu onu. Diğer zamanlarda hep dalgındı Murat…Ölüm, yok olma ya da kahverengi! Dalgınlığının nedenini biliyordu öğretmeni. Göz teması ile sınıfta tutmak, dikkatini derse çekmek için anlatımlarında sık sık göz göze geliyordu Murat ile. Derslerindeki aksamanın nedenini bildiği için annesi ile Murat hakkında görüşme gereği duymamış, daha çok ilgilenmeye karar vermişti.

  Babasızlığın acısını büyüdükçe hissetmişti Murat. En çok da mahalleli arkadaşlarının babaları ile olan ilişkileri etkilemiş, her baba sesi yüreğinde  kabaran bir özleme dönüşmüştü. Çaresiz hali kendince ne yapabilirim sorusunu üretiyor, bir çıkış bulamıyordu. Annesinden habersiz sık sık gittiği mezarlıkta, babası ile sağlığında yaşadıklarını; oyunları, konuşmaları bir bir yineliyor, aradan geçen kısa süre içerisinde yaptıklarının karşılıksız olduğunu fark ederek suskun konumuna yeniden dönüyordu. “

                                        *    *    *

   “Babaaa… babaa! Diye çınlayan bir sesle Murat, birden irkildi ve söve taşında oturduğunu anımsadı. Yanı başındaki kahverengi de kıpırdamış sahibine bakıyordu. Taşın üzerinde biraz toparlanıp sokağın başlangıç noktasına bakmaya başladı. Ahmet’in sesini duyduktan sonra köşeden babasının çıkacağını biliyordu. “Neden herkesin babası ayrı?” diye sordu kendine. Ve baba deme hakkına sahip olmadığını anımsayarak iç dünyasına döndü. Ahmet’in babasının kucağındaki halini seyretti bir süre. Yaşamı boyunca baba diyemeyeceği kanısı yerleşmeye başladı bilincine, baba sevgisine muhatap olamayacağını, bu duyguyu bir kez, bir an bile yaşamasının olanaksızlığını düşündü. Babası Ahmet kucağında, oturmakta olan Murat’ın önünde durarak başını okşadı. “Nasılsın Murat, iyi misin?” diye sordu. Murat, başını kaldırdı ve sadece gülümsedi… Duygusal bir çaresizlik içerisinde başı önüne düşmüştü. Ahmet’in “gidelim baba” uyarısı ile uzaklaşmalarını bekledi. İki kol dirseğini dizinin üzerinde tutarak, elinde bir çöp varmış da toprağı karıştırıyormuş gibi hareketlerde bulundu. Bacaklarına yaslanan kahverenginin sıcaklığı destek ve tesellisi olmuştu. Ve tam da o sırada mahallede başlayan hareketliliğin nedenini hemen anladı. Osman amcanın sokağın köşesinden dönmesi ile mahalledeki tüm köpeklerde başlayan korkulu kaçış ve telaşı seyretti. Hemen önünden arka arkasına ve hızla geçen köpeklere kahverengi de katılmış ve gözden kaybolmuştu. Evlerin arasında kendine saklanacak yer bularak görünmez olanların yanında, açık arazide uzaklaşmak için canhıraş koşanları görebiliyordu. Bu akşam sadece bir kez o sevimsiz sesi duymuş ve bir kez daha dışa vuramadığı içsel tepkiyi yaşamıştı; ÇAT. Bazı akşamlar, daha çok da uykusunda birden fazla duyduğu olur, her bir sesle en içten nefret duyguları ayağa kalkardı; ÇAT…ÇAT…ÇAT.

   Osman amca mahallede yalnız başına yaşayan, kimsesiz birisiydi. Uzun yıllar çocuk sahibi olmak için başvurmadığı yer kalmamış ama istekleri de gerçekleşmemişti. Genç yaşında eşini kaybettikten sonra, “benim kaderim yalnız yaşamaktır” diyerek evlenmeyi aklından bile geçirmemişti. Herkesin el üstünde tuttuğu, güçlüklerinde canla başla yardımına koştuğu, çocukların da bir anlamda çok sevdiği bir insandı Osman amca. Her gördüğünde Murat ile özel olarak ilgilenir, elini attığı cebinden leblebi karıştırılmış kuru üzüm çıkartarak Murat’a bir avuç verirdi. Bu hediye, çok nadiren de olsa ekşi armut da oluyordu. Böylesine güzel bir insan olan Osman amcanın bir kusuru vardı ki, o da, köpeklere olan düşmanlığı idi. Anlattıklarına göre, gençliğinde takas usulü alış veriş için gittiği uzak ilçelerin birisinden dönerken, bir köyün yakınından geçtiği sırada bir köpek sürüsünün saldırısına uğramış, parça parça olmaktan yakın köyün insanları sayesinde kurtulmuştu. Bu olay, uzun süre yaralarının iyi olması için yataklar dolusu yatan Osman amcada bir köpek nefreti oluşturmuş, gerektiğinde köpeklerle istediği gibi savaşabilmesi için kendi kendine çalışmalar yapmıştı. Bunlardan birisi,  uzaktan da olsa attığını vurabilecek şekilde taş atabilmesiydi. Sapanlarla kuş, güvercin avlayan gençlerden daha isabetli atışlar yapar, attığını vururdu ama onun işi kuşlarla değil köpeklerle idi. Pek çok isteğe karşın Osman amcanın kuş avladığını gören yoktu. Ona kalsa mahallede bir tek bile köpek barındırmazdı ama komşu hatırına onların varlığına katlanıyordu.

   Murat ise onun aksine çok severdi köpekleri, hele hele kahverengiyi. Kaç kez gözünün önünde Osman amcasının uzak noktalardan bile köpekleri vurduğuna tanık olmuştu, ÇAT…ÇAT seslerinden anlaşılırdı vurduğu. Şaşkınlığının yanında acıma duygusunu depreştiren çenilemeler ve ÇAT…ÇAT sesleri korkutuyordu Murat’ı. Osman amcanın Murat’a duyduğu yakınlık ve ilgi, kendisine karşı yanlışlıkları konusunda uyarmasında engel teşkil ediyor, korkulu bir sessizliği yeğliyordu. Ve her seferinde de babasını anımsıyor, duygusal sığınma limanına koşuyordu. Geceleri rüyalarında hoplayarak uyanmasına neden olan ÇAT…ÇAT lardan annesi habersizdi ve  nedenini bilmediği bu durumdan kaygı duyuyordu.

                                          *    *    *

  Kaç kez baharı izleyen yazlar yaşandı, sokaklar kaç kez kar yığınları ile dolup taştı, arkadaşları ile yabani otlar arasından ilk bakışta göze batan,  baharın müjdecisi nevruz toplamaya kaç kez gittiler, kaç kez yaşamın uğraş ve çabalarıyla çocukluğun gereği eylemlerde bulundu, anımsamıyordu Murat. Kahverengi ile beraberliklerinin karşılığı kaç yıl eder bilemiyordu. Bunca yılın güzelliklerle andığı olaylarını unutmuştu aslında. Kalanlar ise sadece acılardı. Onlardı hala yüreğinde taşıdıkları; her akşam dizlerinin dibine, kucağına oturarak dede sevgisi ile belenmiş, huzur ve güven duygularının bastırdığı gecelere uzanması. En acısı da, annesi ile yalnız kaldıklarını anladığı ilk akşamdan başlayanı idi. Annesi ile ağlamış, kahverengisi ile saatlerce konuşmuştu. Önce baba sonra dede, çocukluğunun kaldıramadığı acıları yaşarken, kahverengisiz kalmak hangi acıya denk düşüyordu!.. Öğrenmişti köpeklerin 15-20 yıl yaşayabildiklerini. Çaresizliğe karşı sabırdı büyüklerin önerisi.

  En çok da gün be gün içine kapanan, biricik oğluna benzemek ister gibi az konuşmayı yeğlemeye başlayan annesine üzülüyordu Murat. Ellerinden bir an bile düşürmediği örgüsü tek tesellisi olmuştu. Sonraları anlamaya başlamıştı tek başına yaşamın yükünü kaldıramadığını. Dedesi büyük destekti ona. Günlük yaşamın yükümlülükleri, oğlunun geleceğine yapılması gereken hazırlıklar, bir an bile unutamadığı sorunlarının en başında geleni olmalıydı! Akşamları, az konuşmasına karşılık zaman zaman kafasını kaldırıp Murat’a bakması ne anlama geliyordu? Çoğu konunun yorumunu yapabilecek yaşa gelen Murat, öncesinde bi-haber olduğu bazı konuları yorumlayabiliyor, özellikle de annesinin çıkmazını anlayabiliyordu. Ara sıra yaptığı yardımlar  günlük işlerin yapılması dışında bir anlam ifade etmiyordu.

                                           *    *    *

  Hava bir kapalı bir açık. Bulutlar birbiri ile yarış halinde hızlı hızlı akarken mahalle, güneşin görünmesi ile aydınlanıyor, pencerelerden yansıyan ışıklar gölgede kalan yerleri aydınlatıyordu. Murat, Bir tuhaflık seziyordu çevrede. Hatta, bu tuhaflık evin içine girmiş, başta annesi olmak üzere herkeste gördüğü hareketlilik kendisini gösteriyordu. Komşuların, birisi girerken birisi çıkıyor, birilerinden saklandığı anlaşılan bir konu kulaklara fısıldanıyordu.

  O yıl Murat ile Ahmet’in ortaokula kayıtları yapılmış, iki öğrencinin de velisi Ahmet’in babası olmuştu. Anneyi, gereği gibi velilik görevini yerine getirememek korkutuyordu. Komşusuna rica ettiğinde seve seve kabul gördü. Kasabalarından on kilometre uzaklıktaki şehirde öğrenim görmek ailenin altından kalkamayacağı bir yük getirmekte, annesini kara kara düşündürmekte idi. Murat ise, koşulların annesinin altından kalkamayacağı oranda ağır olduğunu biliyor, okuma hevesi, yeni bir okul, yeni arkadaşlar düşüncesi kaygılarını dağıtmaya yetiyordu.

  Güneşin batışı ile çukurda konuşlu mahalle karanlığa gömülmüştü. Gaz lambasının ışığında komşuların çoğu uykuyu yarılamışken bazıları da eşi ya da çocukları ile konuşarak yorgunluk atıyordu. 

  Her gün olduğu gibi Murat kendi köşesinde oturuyor, karşısında oturan annesinin örme sırasında kıpırdaşan ellerinden bakışlarını bir türlü ayıramıyordu. Yakınında bulunan lambanın ışığı annesinin yüz hatlarını rahat bir şekilde  aydınlattığı için, gözleri biricik annesindeydi ve öylece bakıyordu. Birden elindeki örgüyü, mili bırakan anne Murat’a döndü ve bakışlarını gözlerine dikerek konuşmaya başladı;

  “Murat ,oğlum, bir tanem kocaman oldun artık. Yaşadıklarımızı, koşullarımızı da dikkate alarak anlayabildiğini, yorumlayabildiğini biliyorum. Yeni bir okula başlayacak olman ikimiz için de mutlu bir olay. Başarı ile derslerini yürüteceğin konusunda küçücük bir tereddüdüm yok. Dedenden sonra bu güne kadar sorunlarımızı yalnız başıma çözmeye çalıştım. Babasızlık duygusunu en alt düzeyde hissetmen için, başarılı oldum olmadım bilemem ama elimden geldiğince uğraş verdim. Ancak, yaşam gittikçe kolaylaşacak diye beklerken aksi oluyor ve bu yükü taşıyamayacağımı görüyorum. Benim kaygım seninle ilgili, senin gereksinmelerini karşılamada yoğunlaşıyor. Düşündüm ve bu yükün altından kalkamayacağım kanısına vardım. Ve çözüm için kendime göre bir çare buldum.

    “Çare buldum”, sözcüklerini duyduktan sonra, dirseğine dayanarak yarı uzanmış pozisyonda yatan Murat oturumuna gelmiş, kaşlarını da çatarak annesine daha bir dikkatle bakmaya başlamıştı. Ağzından,“neymiş çare?” sorusu çıktı.

   “Bak oğlum, yakında okulun açılacak. Bu sana bir şeyler anlatıyor olmalı. Dün okul servisine de kaydını yaptırdım. Senin için harcanan para severek verdiğimdir. Her çaba senin geleceğine olduğu için, her girişimim beni ne kadar mutlu ediyor bilemezsin! Ancak önümüzde açık saçık duran gereksinimlerimize yetecek olanaklarımızın olmadığı da bir gerçek. Onun için bir şeyler yapılması mutlaka gerekli.”

   “Senin düşündüğün nedir, var mı bir çözüm?”

   “Çözüm mü dersin, çaresizlik mi dersin bilemiyorum!

   “Anne söylesene ne olduğunu, çekinme, ben senin oğlunum.”

   “Oğlum, bu benim sana söyleyebileceğim bir şey değil. İkimiz için de kolay olmayan bir çare.”

   “Peki, söylemek istemiyor musun?”

   “Mecburen öğreneceksin, başka çaremiz yok ki.”

   “Hadi söyle o zaman.”

   “Ben söylemeyeceğim, Dursun amcan konuşacak seninle. Ahmet’in babası.”

   Murat öylece bakıyordu annesine, anlamaya çalışıyordu. “Nasıl bir çare ki, komşu amcaya bırakılıyor?” diye düşündü. Bir süre olduğu yerde öylece kalmıştı. Annesi çoktan odadan çıkmış, işinin başına dönmüştü.

                                              *    *    *

  Sabah güneşi yumuşak ışıkları ile okşuyordu Murat’ı. İçten, yumuşacık, efkarını bastıran bir sıcaklıktı bu. Babası takıldı usuna. Hücrelerine kadar dokunan ılıklık babasınınkine çok benziyordu. Ölümünde bilinçsizdi ama  baba sıcaklığını anımsıyordu. Gevşedi. Şöyle bir yarım dönerek düşünmeye başladı. Duygularındaki kıpırtı göz yaşlarına dönüşmüş, yanaklarını ıslatıyordu. Az sonra da hıçkırıklara boğuldu. Çevrenin boşluğundan da yararlanarak boğazı yırtılırcasına ağlıyor böğürüyordu adeta. Çaresizliği bu denli, bir kez bile yalnız yaşamamıştı. Her şeyini paylaştığı annesinden uğrun ilk kez göz yaşı döküyordu. Bu hal epey bir sürmüş, kulaklarının derinliğinden gelen ÇAT… ÇAT sesleriyle ağlaması kesilmiş, koşarak annesine gitmeye karar vermişti.

                                           *    *    *   

   Dursun amcasını sessiz kalarak dinledi. Sonra da hızla uzaklaştı yanından.

   “Ben kimseye baba diyemem” diyerek koşuyor, evlerine yaklaşırken de yolunu değiştirerek kahverengiyi arayan bakışlarla hep koşuyordu. Vakit akşama yakındı… Ahmet’le babası gelerek kollarına girdiler, evlerine kadar bir anlamda taşıyarak götürüp annesine teslim etmişlerdi. Annesi gözüne bile bakmadan odaya girmesine yardım etmiş, köşeye oturarak oğlunu izlemeye başlamıştı.

   “Sen başka bir çare biliyorsan bana söyler misin?” Dedi annesi. Suskundu Murat. Sadece bakıyordu.

   “Sen okuyacak mısın yoksa annene yardım için çalışacak mısın? Eğer geleceğe hazırlanacaksan böyle bir katkın olamaz aileye.” Dursun amcası da böyle demişti: “Düşünmen ve annene yardımcı olman gerek. Kadının başka çaresinin olmadığını hemen şu anda anlaman gerekiyor. Böyle yaparsan sorunlarınızla baş edebilirsiniz.” Konuşması sürerken Murat koşarak uzaklaştı yanından.

  “Rasim amca, kasabanın zenginlerindendi. Karısı felç olmuş, yatak hizmeti görüyordu. Bakıcı çalıştırıyordu ama evin bir kadına gereksinimi vardı.  Önceleri evlenmeyi düşünmemiş, zaman içerisinde tüm işlerin dökülüp kaldığını görerek  bir karar vermek zorunda kalmıştı. Eşi hakkında hastane raporu alıp, nikah kıyarak Murat’ın annesi ile evlenmek istiyordu. Kasabanın ileri gelenlerini aracı yaparak teklifini ilettiğinde annesi sert tepki göstermiş, “ben nikahlı birisiyle nasıl evlenirim?” diyerek aracılara kızmıştı.

   Rasim ağanın herkesçe iyi bir insan olarak bilinmesi, bilinci yerinde olan felçli eşinin içten gelerek onay vermesi, hepsinden önemlisi Başta Murat olmak üzere ailenin maddi sorunlarının çözümlenecek olması ve biricik evladının geleceğini düşünerek, annenin tavrında zamanla bir yumuşama sezilmeye başlandı. Ve razı oldu sonunda. Murat ise sessizliğini koruyordu.

    Resmi nikahı da yaptıktan sonra çok sayıda geniş odalara sahip eve taşındılar. Murat’a özel bir oda ayrılmıştı. Hatta odaya, kendisi için yapıldığı yeniliğinden anlaşılan bir de çalışma masası konmuştu.

   Evlenme konusu ilk olarak gündeme geldiğinden beri içine kapanan Murat, aynı tavrı sürdürmekte ve kimseyle doğru dürüst konuşmamaktadır. Annesi ise zorunlu ve yerinde bir karar verdiğinden emindir ama, çaresizliğini bir de Murat’ı anlasa, her şey yoluna girecek ve rahatlayacaktır.

   Kasabada bütün arkadaşlarına kıyasla, önceleri hayal bile etmediği olanaklara kavuşmuştu Murat. Herkes, dizlerinin üzerinde, mindere, sedire oturarak ders çalışırken o, çalışma masasını kullanıyordu. İş buyuran, geldin gittin diyen de yoktu. Boş zamanlarında arkadaşları ile buluşuyor, zamanının çoğu odasında geçiyordu. Okul harçlığı da bir miktar artırılmış, ders çalışma süresinin dışında kalan zamanlarda okumak için arkadaşlarından satın alabileceği kitaplara para biriktirme olanağına kavuşmuştu. Murat, annesinin evlenmesi ile ilgili ilk duyumu aldıktan sonra çevresine verdiği tepkiler sonucunda, içe dönük duygusal bir tavır ve duruşu benimsemeye başlamış,  arkadaşları arasında elden ele geçerek ya da küçük bedeller ödenerek edinilen Tommiks, Teksas, Kinova gibi kitapları okur olmuştu. Bu alışkanlığı zaman içerisinde, polisiye konularında ve seri halde çıkan Mickey Spillane’nin yazdığı Mike Hammer kitaplarında devam etti. Zaman zaman aldığı gazetenin köşe yazılarını, büyük bir merak ve haz ile okuyordu. Sınırları içerisinde yaşamak zorunda kaldığı dünyasını ara sıra dinlediği radyo oyunları ile aşmaya çalışırken, kitap edinme ve okumak üzerine planlar yapmaya başladı. Birkaç ay sonrasında bulduğu çözümün kendisini heyecanlandırdığını fark etti: Sınıflarında okuyan arkadaşlarının çoğunun annesi, babası memur ya da avukat gibi alanlarda çalışıyordu. Bunlardan samimi ve yakın ilişkilerde olduklarından bir kaçına evlerinde kitap okuyan olup olmadığını sormuştu. Olumlu yanıt aldıklarından, ailelerinden izin alarak okuduktan sonra vermek üzere kitap istedi. Sonunda sevinen kendisi olmuştu. Arkadaşları çok sayıda getirdikleri kitaplar için iade sınırı koymamışlardı. O günden itibaren Murat neredeyse odasından çıkmayı canı istemez olmuş, her okul dönüşü önceliği derslerine verdiği için bir an önce engel olarak gördüğü derslerini bitirerek kitaplarına sarılmıştı. Daha çok sosyal içerikli kitapları tercih ediyor, okuduğu romanların etkisi ile hayal dünyası gün be gün genişliyordu; aşkın, yeni yeni oluşan toplumsal ideallerin yaşanacağı ortamın yaşamakta olduğu yer olmadığını anlamaya başlamıştı.

  Uyku öncesi kurduğu hayallerini sevgilisi süslüyor, sevgi, özveri ve yardıma muhtaç her insana uzattığı eli bir kez de sevgilisi yakalıyordu. Haksızlığa karşı en önde koşarken, kurtarıcı, yardımcı olduğu her olayın kahramanı gibi hissediyordu kendisini. Babasının kendisini zamansız bırakmasını en büyük haksızlık olarak yorumluyor, en büyük düşmanını haksızlar arasından seçiyordu. En çok da dünyada yaşayan insanların sayısını merak ediyordu. Bunu öğrenmek için yaptığı araştırmalarda farklı rakamlar edinmiş, sonra da “sayının ne önemi var sorun bu değil,” diyerek vazgeçmişti. Merakını ertelemesi başka konularla ilgilenmesi yüzünden olmuştu. Bu kez de dünyanın değişik yörelerinde yaşayan insanları merak etmeye başladı. Merakı sayı değil, o insanların nasıl yaşadığı konusuna yoğunlaşmıştı. Eğer akıllı varlık insan ise her bir sorunun müsebbibi de insan olmalıydı. İnsanlar, aklın sınırları içerisinde kalarak birbirlerini yönetiyorsa haksızlıktan söz edilmesi de söz konusu olmayacaktı. “Nerede bir haksızlık var karşı çıkılması gerekir,” diye düşündü ve her şeyi, her olanı, canlı cansız her varlığı tanımak için çok çalışmak gerekiyor diye düşünerek derin bir uykuya daldı.

                                              *    *    *

   Her yıl okulunu bütünlemeye kalmadan geçti. Kendisini, zayıf hissettiği matematik dersine daha çok vermiş, zaman içerisinde ve her bir üst sınıfı okuma esnasında bu dersin notlarının yükseldiğini görerek sevinmişti. Lisede okuduğu üç yıl süresinde Murat’ta gördüğü bu gelişmenin farkına varan cebir dersi öğretmeni, “aferin Murat, senin gösterdiğin gelişimden çok memnunum, böyle devam etmeni ve çalışmanı istiyorum” demişti. Konuşmaları esnasında Murat,okuduğu kitapları da dile getirmiş öğretmeni de, “işte neden bu!” diyerek sürekli okumasını tembihlemişti. Murat, cebirle okuduğu ders dışı kitapların ne alakası var diyerek çok düşünmüş, ders ile öğretmenin söylediklerinin bir türlü bağlantısını kuramamıştı!

   27 Mayıs’ta askerin müdahalesi ile yönetilemediği anlaşılan Ülkenin, 12 Mart’ta yeniden müdahaleyle karşılaşması, devamında da, tamamlama girişimi olduğu bilinen olayların sürdürülmesi amacı ile insanların birbirini öldürmesinin üzerinde çok kafa yoran Murat; vatan sevgisinin, bayrağın, aynı inancın verdiği ortak mesajı paylaşmanın özetle, ulusal çıkarların birleştirici özelliğinin yeterli olmadığı ya da bu amaçta bir araya gelebilmenin önündeki engeller üzerinde düşünüyor ve ne yapılması gerektiği sorusunu soruyordu! Okuduğu bir kitaptan aklında kalan tümceleri yeniden anımsadı; “sömürgecilik, bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması ve yayılma istemidir. Kaynaklara, el, iş gücüne ve pazarlarına el koyar, halkın sosyo - kültürel ve dini değerlerine baskı uygular.”

    Okuduğu okulun konferans salonunda düzenlenen bir açık oturumun konuşmacılarından birisinin sözleri de hafızasında canlılığını koruyordu: “Her şey insan için diyordu konuşmacı. En büyük güç insandır. Emperyalizm, amacına ulaşmanın önünde birinci engel olarak insanı gördüğü için önce onu aşmaya çalışacaktır. Kültür düzeyi yüksek olan toplumlarda bu engeli aşabilmesinin önündeki aşılmaz engeldir insan… Vatansever, bütün değerlerin önünde ülke çıkarlarının geldiğine inanmış olan insan!.. Ülke değerlerine zarar verecek, karşısındakinin, bakış, yorum ve eylemlerinden ne şekilde etkileneceğinin hesabını önceden yapabilen insan… Geri kalmış ülkelerde bu engeli, insanları birbirine düşürerek aşmaya çalışır ve onları, özellikle önemli ve hassas bildiği ilke ve inançlar üzerinden birbirine düşürmek için elinden ne gelirse yapmaktan çekinmez. Onun için eğitime; insan hakları, milli ve çağdaş değerler, hakkın hukukun, adalet kavramının kısaca aklın sağlıklı ve çağdaş değerler ölçüsünde kullanma yetisini verecek şekilde önem verilerek, uygulanmasının sağlanmasına önem veren bir eğitim sistemine gerek var. Bu çizgide bilinçlenmiş çoğunluğu oluşturan  insanlara gereksinim var.” Konuşmacı, bunları söyledikten sonra öğrencilerin tıklım tıklım doldurduğu salona dönerek şunları da söylemişti:

    “En büyük güç insandır demiştim. Sizsiniz, özellikle gençler, üniversite gençliği… Gençler! Bütün mesele oyuna gelmemektir. Gençlerin birbirleri ile kavga etmesi değil, esas düşmana karşı el ele, omuz omuza vererek ortak amaç için savaşmasıdır. Budur sizden beklenen ve olması gereken.” 

                                             *    *    *

    Derslerin başlama saatinden çok önce okula geliyor, doğruca kütüphaneye çıkıyordu. Bir saatini günlük gazeteleri, güncel ve önemli konularda yazılan köşe yazılarını okuyordu.

    Murat, maddi konularda zerre kadar sıkıntısı olmayan, partilerde, eğlence yerlerinde yaşadıklarını saatlerce birbirine anlatarak kantinlerde vakit geçiren, toplumsal ve dünya sorunlarından bi-haber, kızlı erkekli üniversite gençliği ile ülkenin yönetim biçimi, yoksulluk ve sömürgecilik konularında nasıl bir çözüm bulunabileceği(!) ile ilgili düşüncelere dalmaktan kendisini alamıyordu.

     “Her insan kendi konumunu dikkate alarak görevini yapsa, sorumluluklarını yerine getirse dünyada sorun kalmaz” diye bir cümle okumuştu. Buradan hareket ederek sürekli bir şekilde“ne yapabilirim?”, sorusunu kendisine sormadan yapamıyordu! Akıl yeteneğine sahip her insanın düşünerek kendisine bir amaç belirlemesi mutlaka gerekliydi! Zengin-fakir ilişkisi, yönetimin; paylaşım ve hizmet sunumunda iyi niyet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde hareket etmesi, uluslar arası ilişkilerde özel çıkarlardan arınarak her koşulda ülke çıkarının ön planda tutulması anlayışının savunulmasının önemi… Bütün bu konularda yürütülecek uygulamaların birinci sorumlusunun insan olduğunu unutmadan ve bu çizgide yürüyerek kişisel kural ve prensiplerini belirlemek için kendisine söz verdi. Bu amacında, bilinçli ve ödün vermez bir duruşunun olması için sürekli çalışmanın ve emin adımlarla ilerlemek için dürüstlüğün, insan sevgisinin her koşulda vazgeçilmezliğini unutmayacaktı. Sömürgeci zengin ülkelerin çıkarlarının çatışmadığı durumlarda nasıl bir araya gelerek anlaştıklarının kanıtı pek çok olaya ya tanık olmuş ya da okumuştu.

    “Dünyada, savaşı amaç edinmenin yerini akıl, teknolojide gelişme çabası ve halkın öncelikli çıkarları üzerine kurgulanmış politikaların alması gerekir” diye düşünerek, “birey olmanın sorumluluğunun bu çizgide yürümek olduğuna olan inancı”nı bir kez daha yineledi. “Dini ya da politik konularda, yozlaştırılmamış gerçek bilgiye ulaşma yönünde çabalamak esas olmalıdır. Her iki öğretinin de irdelenerek tanınmasının, amacını da göz ardı etmeden gösterilen hedefin doğru olarak algılanmasının önemini ve yanlış istikametlere gidişin malzemesi olmamak, kullanılmamak konusunda sorumluluğun bulunduğunu anımsadı. Aksi takdirde bilinçsiz topluluklara kolayca ulaşılabileceği ve değerlerin yara alabileceği hatta yok olabileceği aşikardı.”

                                            *    *    *

    “*Rusya, İngiltere ve öteki emperyal ülkelerin kışkırtıcılığının sonuç vermesi ile Ermenilerin tehcir edilmesi,

   *Amerika’nın sahne almasından önce dünyanın jandarması rolündeki İngiltere’nin yanına aldığı ülkelerle(Fransa- İtalya) Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkması,

    *Yedi düvele karşı bayrak açarak bağımsızlık mücadelesi veren ve Ölümsüz lideri ile örnek olan Anadolu’nun bağımsızlık savaşı,

    *İkinci Dünya Savaşı galiplerinin Yafta’da başlattıkları dünyayı paylaşım toplantısında alınan kararların iki süper güç arasında günümüze kadar titiz bir uygulama ile sürdürülmesi,

    *1960’ların ortalarında yüz binlerle ölçülen askeri gücü ile girdiği Vietnam’dan yenilgiyi kabullenerek çekilmek zorunda kalan Amerika’nın, 1973’te Paris’te varılan bir antlaşma ile rahat bir nefes alması.”

     Murat, bütün dünya olaylarını dikkatle ve severek izliyor, ilginç gördüğü noktaları başka kaynaklardan bularak, nedenler ve niçinlerin en ince noktalarına ulaşıyordu. Bu olaylardan şu dersleri çıkarmış, sömürünün kural ve prensiplerini daha yakından tanımıştı:

1-     Her zengin ülkenin kalkınmışlığı ve refah seviyesinin temelinde sömürü vardı.

2-     İnsan hakları beyannamesini hazırlayan ülkelerin başında bu ülkeler yer alıyor ve çelişkili bir durum ortaya çıkıyordu.

3-      En büyük gücün halk olduğu, mücadele eden ülkelerin emperyalizme karşı verdiği savaşın sonuçlarından açıkça anlaşılıyordu.

4-     Vatan sevgisinin, milliyetçiliğin gereği sömürüye karşı çıkmanın temelinde mücadele ruhu yatmaktaydı ve bunun gerçekleşmesi için geniş halk kitlelerinin bilinçlendirilmesi esas görev olarak kabul edilmeliydi.

5-     Dinin ve sosyal politikaların amacı insanı ön planda gördüğü için verdiği mesajların saptırılmadan geniş kitlelere ulaştırılması esas olmalıydı.

6-     Bütün bu konularda çözümün ana unsurunun insan olması nedeniyle hangi konumda olursa olsun her bireyin üzerine düşen sorumlulukları unutmaması önem taşıyordu.

                                          *    *    *

  Üniversiteler, dünya olaylarına karşı ilgisiz kalmadan hak arama ve haksızlıklara karşı hassas olduklarını öğrenci olayları ile duyurmaya başlamışlar ve bazı üniversitelerde boykotlar başlama işaretleri veriyordu. Ankara Üniversitesi’nde de bir kıpırdanma gözle görünür biçimde başlamış, eğitim ve öğretimle ilgili istekler için toplantılar, balkon konuşmaları sık sık yapılır olmuştu. Harçlar, olanaksızlıklar içerisinde öğrenimini yapmaya çalışan, özellikle Anadolu’dan gelen öğrencilerin kaldıramadığı düzeydeydi. Baraj dersleri gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmalı, baraj notları makul düzeylerde tutulmalıydı.

  Bütün bunların kamu oyuna duyurulması, spekülatif yaklaşımların önünü kesmek açısından önemli olduğu için, öğrenci lideri, balkon konuşması ile öğrencileri Sıhhiye Meydanı’nda yürüyüşe çağırıyordu. .

  Öğrencilerin masum istekleri yürüyüş yapılarak duyurulmaya ve kamuoyunun desteğinin alınmasına çalışılacaktı. Trafiğin kesilmesini gerektiren ve çoğunlukla öğrencilerden oluşan yoğun bir kalabalık Necati Bey caddesine yönelerek yürüyüşü başlatmıştı. Hep bir ağızdan; “ EĞİTİMDE ADALET, HARÇLARA SON!” sloganı atılıyordu. Belli noktalarda, seslendirenlerin azlığı nedeniyle birkaç kez söylenerek kaybolan sloganlar da vardı. Kortejin bir ucu Sıhhiye’den henüz hareket etmemişken öbür ucu Gençlik Caddesi’ne dayanmıştı. Murat, yürüyüş kolunun orta yerlerinde, atılan sloganların bazılarına katılarak ilerliyordu… Maltepe Köprüsü’ne yirmi metre kala bir mesafede ve yürüyüşün normal akışı sırasında kulaklara aşina olmayan sesler gelmeye başladı. Arkasından, “polis müdahalesi başladı” diye bir ses duydu ve telaşlı hareketlerle insanların yan sokaklara kaçtığını gördü. Etrafı boşalmış ne yapacağını bilmez bir halde sağa sola bakıyordu. O da, sokak yönünde kaçmaya karar verdi ve hızla ileri atıldı. Sokağın tam girişinde aniden önüne çıkan polisi bir vücut çalımı ile geçerek koşusuna devam ederken, omzundan bir elin uzanarak ceketinin yakasından sıkıca yakaladığını fark etti. Yakayı kurtarma hareketleri yapıyordu ama nafile!.. Bir iki çabalamadan sonra kurtulamayacağı düşüncesine kapılmış, daha hızlı koşmaya başlamıştı. Bir anda kafasında patlayan bir sesle irkildi… ÇAT…ÇAT. İkinci darbe yanağı ile kulağı arasına gelmiş ve o bölgenin sıcak su dökülmüş gibi yandığını hissetmişti. Koşuyor, kurtulmak istiyor, bir türlü yakasını kurtaramıyordu. ÇAT…ÇAT…ÇAT ÇAT.

  Gözleri kararmış, ayaklarındaki güç zayıflamıştı. Silkindi, kurtulmak için bir hamle daha yaptı. Olmadı. Bırakmıyordu yakasını. Umutsuzluğa kapıldı… ÇAT…ÇAT. O anda annesi geldi aklına,kahverengiyi anımsadı; Osman Amca’nın eline taşı alması ile kaçışını, her atışında ÇAT ÇAT sesleri ile karışan çeniltileri… ÇAT…ÇAT. Son kez görebildiği, gözlerinin önünde beliren koyu siyah bir duman kütlesiydi.        

       

     

                                                       MEHMET  ATILGAN

                                                           Ocak 2016    

  



1125 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı