• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar)
10/06/2015


Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir... Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar. İçinde bulunduğumuz koşullar deneyim, bilgi, öngörü gerektiriyor. Rehber kabul edilecek büyükler çevremizde bulunmaktalar ama onların varlığından haberdar mıyız, kuşkulu! Yaşayarak, deneyerek, öğrenerek aklımızı hangi ölçüde kullandı isek, o ölçüde karşılık göreceğimizi biliyoruz. Okumuşuz ama o kadar, pratikte yeterli mi edindiklerimiz! İki yıldır çalıştığımız işimizde nasıl öğrenme sürecini yaşıyorsak, Anadolu'dan gelerek az da olsa uyum deneyimi kazanabildiğimiz şehir yaşamında da başlangıç noktasındayız diyebiliyoruz. Keza evlilik konusunda da çok yol kat etmemiz gerekiyor. Anlıyoruz ki, yaşam birçok başlangıçlardan geçirecek insanı. Çevre koşulları da buna işaret ediyor; oturduğumuz semtin sokaklarından pabuçlarımızı kirletmeden yürüyebilme mücadelesi vererek geçerken, Türkiye'nin kuruluşunun merkezi ve simgesi ilk meclisinin önünden geçen caddenin, adım başı gırtlak temizleme artığı atıklara da basmadan geçmenin becerisini göstererek ikinci dolmuşa binip ulaşıyoruz iş yerimize. Çalışma günlerinde her sabah yaşadığımız hemen hemen aynısı. Buna, 1970'lerde Türkiye Başkent'inin merkezinden bir sabah görüntüsü de diyebiliriz. Bu caddeler gün ilerledikçe hangi manzara ya da olaylara sahne olacak, oraya yeniden bakarız. 
 
* * *
 
Sabah mesaisinde işim yoğun. Yemekhanemizde, Ankara'da bulunan çok sayıdaki iş yerinin hepsinden daha güzel yemek sunulduğu bilindiğinden, öğle yemeği için gelen meslektaşlarla tanışıklık kurarak, onlarla ilişkiler konusunda da başlangıç aşamasını yaşamaktayım... Öğleden sonrasının ilk saatleri, koltuğuma oturmuş nefeslenirken gelecekle ilgili hayal ve planlarım meşgul ediyor düşünce alanımı. Kapıdan aşçıbaşı Mehmet'in girdiğini görüyor ve kalkıyorum yerimden. Her gün, güzel öğle yemeklerinin yapımcısı, devamlı olarak ışıklı, sevecen bakışını kızgınlığında da koruyan, fiziki görüntüsü mesleği ile orantılı, dudaklarından küçük gülücüklü mimikleri eksik olmayan, okşayıcı ses tonu ile barış ve sevgi insanı olduğu kanısını uyandıran aşçımız. 
 
Dolmuş ücretlerine yeni zam yapılmış, sohbetimiz de o konuda sürüyor. "Dört çocuk var diyor," boş zamanlarında ne yaptığını sorduğumda. 
"Ne yapılabilir ki, bir tanıdık, akraba ziyareti bile yapamıyoruz. Ancak komşularla sıklaşıyor gidiş gelişler. İki dolmuşla ulaşabileceğimiz tanıdıklara telefonla;" kusura bakmayın ve ziyaretinize gelmemizi beklemeyin," dedim. " İyi ki, telefon var." Mecburum" diyor Mehmet. "Altı kişinin -aktarma diye bir uygulama yok- dolmuş ücretini düşünebiliyor musun?" Diyerek bir de soru soruyor. "Taksi ile git daha ucuz olur ama aşçımız taksi ile ulaşım sağlıyor diye dalga geçip güler, arkadaşlarım. Bu mümkün değil, onun için yerimizde sabit kalmış gibi kıpırdayamıyoruz."
Merdivenlerden inerken sakin, kendi halinde bir insan olarak bilinen hizmetlimiz Arif ile karşılaşıyorum. "Çay istiyor musun?" Diyor. Teşekkür ediyor, bahçeye çıkıyorum. Her yönden anlaşabildiğim beyefendi insan Örnek PTT Müdürü İlham Bey ile ayaküstü biraz konuşup personel müdürlüğünde maaş kuyruğuna giriyorum. Ödemelerin tamamının manüel hazırlanıp imza karşılığı ödeme yapıldığı yıllar yaşanmakta.
Emektar veznedarımız, pul koleksiyoncusu Şevki Amca'ya bir yardımcı geldiğini ödeme anında öğreniyorum. Sarışın, tok ve kendine özel sesi olan genç bir eleman Salih Bey. Amirlerimizden, deneyimli, çok hoş ve iyi insan olan Ali beyin kardeşi olduğunu sonradan öğreniyorum. Aynı amaç için birlikte yan yana çalıştığımız arkadaşlarımın hepsi de ayrı bir değer. Yerime geçerken beni mutlu eden, severek çalıştığım bir ortamda bulunmaktan olacak kendi kendime gülümsediğimin farkındayım. Bütün bu güzelliklerin yozlaşmadan sürdürülmesinin, çağdaş, birikimli, yöneticilik özelliklerini uygulamaları ile gösteren Müdürümüz sayesinde olduğuna da inanıyorum.
 
* * *
 
İş yeri ortamında hoşnut ve mutlu günleri bir bir tükettiğimiz günlerde Ülke genelinde yaşananların hiç de iç açıcı olmadığı, her gün 15-20 insanın salt ideolojik nedenlerle öldürülmesinden anlaşılıyordu. Karşıt görüşlü insan gruplarının, vatan kurtarma amaçlı olduğuna inandığı bu eylemlerin, soğuk savaş döneminin dünya ölçüsünde ve süper güç ülkelerce sahnelenen oyunların bir parçası olduğunun farkında olmamaları, yüzlerce binlerce insanımızın yok olmasına, maddi kaybın ise hesaplanamaz düzeyde rakamlara ulaşmasına acıların; geniş kitlelerin, kurulan tuzakları fark edememesi yüzünden yaşandığı görülmekteydi. Ülkeler arası ilişkilerin dostluğa değil çıkarlar üzerine kurulduğunu bilenler ise ya etkisiz kalmakta ya da anlamlı bir sessizliği sürdürmekteydiler. Mesele, hangi taraftan olunursa olunsun emperyalizmin hiçbir zaman vazgeçmeden sahnelediği çıkar oyunlarına alet olunmaması, kullanılmamak iken, düşman güldürme zaafından kurtulma bilincine geniş kesimlerin ulaşabilme olanağından yoksun bulunması, karşı tarafın amaçlarını kolaylaştırmaktaydı. Ortadoğu petrolüne üşüşen akbabalar, kaynaklara yakın konumlu ülkemizde de leş artığı toplayabilme, bölüşümün sorunsuz sürdürülebilmesi için tabi ve güvenli, yönlendirilebilir bir ortam yaratabilme uğraş ve mücadelesinin peşindeydiler. Kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin insanlarının oynanmakta olan oyunun önünü arkasını bilmemesi olanaksız iken, sürdürülen mücadelede aldıkları yol, iç işbirlikçilerinin etkinliğini ve gücünü göstermekteydi.
  
* * * 
 
17.30'da sona eren günlük çalışma aynı zamanda eve dönüş saatini işaret etmekteydi. Ve her sabah kullanılan güzergâh bu kez dönüş için kat edilecekti. Ancak, nerde bir patlama olacak, hangi sokak başında gruplar birbirlerine taşlı sopalı hatta silah da kullanarak saldıracaklar bilinmiyordu. Bir gün Ulus'ta 100'er metre aralıklı olarak üç yerde lastik yakıldığını unutmuyorum. Ülkenin yönetim merkezi TBBM' de siyasi partiler de dışarıda yaşananlardan farklı bir görüntü vermiyor, "12 Mart"tan sonra kurulan, çöken hükümet sayısı 10'u buluyordu... Son gelinen noktanın bir aşaması olan 12 Eylül Darbesi ile de, önceden yapılan planlamanın farklı bir uygulaması başlatılmıştı. Atatürkçülük adına, ülkenin selameti adına neler yapılacağı konulu bir oyun yeni başlamıştı Türkiye Sahnesi'nde. Anarşi, terör ve kargaşanın başlaması ile bitişinin aynı odaklarca kotarıldığının geniş halk kitlelerince bilinmemesi idi mesele. Halkın bu istikamette bakışını değiştirmemesi için yeni oyunlara gereksinme vardı.
 
* * *
 
O günlerde olmuştu veznedar Salih ile zaman zaman görüşmeye başlamamız. Her vezneye uğradığımda onu başı önünde çalışırken görüyordum. Dilden dile iyiliği, çalışkanlığı konuşuluyor, görevi gereği çalışanlara ödemeleri yapan kişi olduğunun da katkısı olsa gerek, seviliyordu Salih. Göçmendi, ailecek Marmara bölgesinde otururken yaşam Ankara'ya düşürmüştü yolunu. Aynı caddede oturduğumuzu bir sohbetimizde öğrenmiş, şehir yaşamı işte demiştim. Önceleri mesleği olan terzicilik işleri ile ilgilenirken memur olmaya karar vermiş, belli bir süre çalıştıktan sonra da çalıştığım ünitede görevlendirilmişti. Ağabeyi ise bizim grupta amir olarak görev yapıyordu. Mesleki eğitim programlarında hazırlamış olduğu kitabı okunur, konusunu iyi bilen birisi olarak tanınırdı. Şakacıydı ve ilgi duyduğum yabancı dil konusunda; o aralar yabancılarla birlikte yürüttüğü proje çalışmalarında izleme fırsatı bulduğumdan, Bilgisinin iyi bir düzeyde olduğunu anlamıştım. "Şentepe'den bir arsa aldık," dediğinde Salih'e,
"ne yapacaksın Şentepe'deki arsayı" demişim, biraz da kontrolsüz olarak. 
"Ağabeyimle ev yapacağız" diye yanıtladı. Şentepe, Yenimahalle sınırları içerisinde, Çankaya'nın karşısına düşen yüksek rakımlı bir gecekondu bölgesi idi... Aradan bir yıl gibi bir süre geçti geçmedi, bilvesile arsayı görmeye gittiğimizde taşlık bir alanda çalışma yaptıklarını görmüştüm. Gördüğümde de şaşkınlığımı saklayamadığımı anımsıyorum. Çünkü, tüm arsa sadece taşla kaplıydı. Yumruk büyüklüğünde, biraz küçük biraz büyük taşlar. Ve ancak el ile temizlenebilirdi. "Yav,bu yöntemle bu çalışma bitmez" dediğimde, gülmüşlerdi bana. Toplanan o küçük taşlardan bahçe duvarı örülmesinde yararlanıldığı görülüyordu.... Yine aradan bir iki yıl geçmişti, tekrar gittiğimizde, mimari tarzı çevreye göre çok özel bir yapıyla karşılaşmıştım. Çatı eğimi dik, Alman tipi evlere benziyordu. İki katlı yapılmış, en üst kata, dik çatının arasına ancak sığdığı için bir oda yerleştirilmişti. Bir daha hayret etmiş, takdirlerimi dile getirmiştim. 
 
* * *
 
1990 Yılında Genel Müdürlük, etkinlikte bulunduğu Maliye Bakanlığı'na ait olan tesislerden bulunduğumuz yere taşınmak zorunda kalınca bize de taşınmak göründü. Ahlatlıbel'de, şu anda Adalet Akademisi olarak kullanılan tesisler apar topar bizim için yapılmıştı. Ahlatlıbel, Oran semtinin batısına düşen, Ankara'nın en yüksek noktasında, oksijeni bol, kekiği ile ünlü bir bölgedir. Alışıncaya kadar, özellikle kış mevsiminde mutsuzluğumuz, genel müdürlüğe sitemimizden anlaşılıyordu. Alıştıktan sonra da kendimizi böyle bir ortamda çalıştığımız için şanslı kabul eder olmuştuk. Ankara'ya kar yağacaksa ilk önce orada gösterirdi kendisini. Servislerin, Anayasa Mahkemesi'nin önündeki yokuşu zincirsiz çıkamadığı günler olurdu. Buna karşın, özellikle ilkbahar mevsiminde doğa çiçek kokusuna bürünür, öğle arası tatillerinin sohbetli yürüyüşlerine doyum olmazdı. Tabldotu beğenmediğimiz bazı günler, bitişiğimizde bulunan lokalin yemyeşil ortamında kebap ziyafeti günleri yaşanırdı.. Öyle bir günün akşam vakti, çalışma saatinin bitiminde bütün servisler yerlerini almış çalışanlar, sıcak yuvasına bir an önce kavuşmak için araçlara binmeye başlamıştı. Hareket saatine az bir zaman kala servisimizin kapısı açılarak, içeriye taşınmasından hafif kapsamlı olduğu anlaşılan çuvallar yüklenmeye başlamıştı. Salih idi çuvalları yerleştiren kişi. Sonra da arka kanepeye geçip oturmuştu. Zaman zaman olduğu gibi konuşmak için hemen yanına geçtim. İlk önce, çuvalların içerisinde ot olduğunu bildiğim halde, hangi amaçla topladığını merak ettiğim için sordum. Ve anladım ki, inşaatı biten evin eksikleri tamamlanmış, bahçe ekilip dikilmiş ve köşesine de bir keçi bağlanmıştı. Şaşırmadım desem yanlış olur. Onların çalışkanlığını, yaşama, mütevazı, üretken ve gerçekçi gözle baktıklarını bilirdim de bu derece faydacı yaklaşımlarını düşünmemiştim. Hatta tam da o anda, "bahçenin öbür köşesine bir de kümes yaptınız mı?" Sorusu aklıma gelmişti, ancak sormamıştım. Sohbetimiz esnasında Salih'in, keçilerin hangi cins otlardan hoşlandığı konusunda da bilgi sahibi olduğunu öğrenmiştim. Salih'in yaşama bakışı konusunda ki saygımın pekiştiğini hissederken, bu anlayışa karşı takdir duygularımın yeniden depreştiğini ve küçücük bir kıskançlık duygusunun içsel akışını fark ettim. 
 
* * *
 
Yaşam normal akışında yılları bir bir tüketiyordu. Bürokrasinin yerinde ya da yanlış olarak kullandığı uygulamaları sizi de içerisine alan biçimiyle yerine getirilmiş ise, bunların bir kısmını sır olarak kendinize saklamanız ya da ifşa etmeniz kendi tasarrufunuzdur. Ancak, statü ve konumu yüzünden belki de(!) çoğu insanın dikkatini bile çekmemiş bazılarının farkına varmak, bir farklı bakış açısı şeklinde değerlendirilebilir. Kısaca söylenecekse ülkenin, üreten ve iyi insan iyi vatandaş ölçüsünde değer bulan insanlara gereksinmesi olduğunun önemini göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Böylelerine dikkat çekmek, önem vermek de bir sorumluluk gereğidir. Niteliği bilinmeyen insanı kötülük terazisine koyarak değerlendirmek ve peşin yargının kurbanı haline getirmek, en doğru bakışla değerlendirilecekse eğer, bağnaz bakışların ürünüdür demek gerekir.
On yıl geçmiş aradan, alıştığınız ortam ve insanları terk ederek yaşamın yeni bir kesitini yaşamaya başlamışsınız. Aşina yüzler, sık sık olmasa da görmekten zevk aldığınız insanlar bir anda kaybolmuşlar. Zaman zaman onları yaşatırsınız anılarınızda. Hayalinizi süslerler. "Ne yapıyorlar acaba" diye sorarsınız. Kocaman bir boşluk karşılar sizi. Meçhul yaşamlar, bilinmezlikler hatta, yaşamı ile ilgili bir sürü yürek burkan olasılıklar!.. İşte bu noktada başlar acı, merak, belirsizlik. Çünkü, bilirsiniz ki, onların çoğu kayboldular. 
Uzun denebilecek bu süreçte anımsadığım çok kişi arasında o da vardı; Salih. Nerdedir, ne iş yapar, sorardım kendi kendime. Ağabeyi de merak ettiğim insanlar arasındaydı!
 
* * *
 
Leylakların açtığı mevsimdir, mutluluğu çevre koşullarından etkilenerek doya doya yaşadığım sezon. Çiçeklerin solup kaybolmasından korkarım. Arkasından gelen, önce yeşil yuvarlak, sonra beyazlanarak kartopu görüntülü haliyle ruh dünyamı olumlu olarak bir daha tetikleyenlere takılır bakışlarım. Asfaltı çiğneyerek geçerim, binaları hiç görmez olur yeşili, doğayı ararım boşluklarda. Yeşilin sarıya meyletmesini görmesem de olur. O nedenle olacak,"yaz bitti" derim gün dönümünde.
Eşimle, böyle bir mevsimin insana ooh dedirten ışıklı bir gününde yürüyorduk o caddede. Daha başında iken ikimiz de anımsamış olmalıyız 18 yıl oturduğumuz evin bu caddede olduğunu. Evimizin tam karşısına düşüyordu uzun yıllar görev yaptığı, çocuklarımızın üçünün de okuduğu ilkokul... Bunları ikimiz de düşünüyor olmalıyız ki, caddenin bir kenarından konuşmadan, hani denir ya kendimizi dinleyerek yürümekteyiz.
İşte tam o esnada, sessizliği bozan o ses yankılandı kulaklarımda. İşitir işitmez de durdum. Tanıdığım bir ses olduğuna eminim. "Ama kime ait, kimin sesi idi bu?" Öylece bir süre kalmıştım. Eşim dalgın, yürümeye devam ediyor. Kişiyi görmeden, sesin kime ait olduğu konusunda bir karar vermeden kıpırdamayacağım. Karşı kaldırımda birisiyle konuştuğunu başımı çevirmeden anladım. Dilimin ucundaki ismi söyleyemiyorum. Hay Allah en farklı özellikleri taşıdığını bildiğim sesi tanımlayamıyorum! Öylece birkaç dakika geçiyor. Epey uzaklaşan eşim dönmüş, "ne yaptığımı," işaretle "neden durduğumu" soruyor. Ve tam o esnada ses anlamını buluyor, anımsıyorum; Salih!.. Diyorum. Demekle beraber bulunduğu tarafa çeviriyorum başımı. Aradan geçen on yıldan fazla bir süreye karşın fiziki görünümünün değişmediğini görüyorum. İzlemeye devam ederken, biraz ileride bulunan bakkal dükkânına doğru yürümeye başlıyor. Varlığımdan habersiz, ben de hareket etmişim ve arka taraftan yanaşacağım. Bakkala arka arkaya giriyoruz. Salih hemen önümde, dokunma mesafesinde bakkal ile konuşuyor.
"Ağabey size birisini soracağım, eskiden beri burada faaliyet gösterdiğinizi biliyorum da!" "Sor" diyor bakkal, "tanıdık birisi ise yardımcı oluruz." Salih, teşekkür ediyor ve "Mehmet Atılgan aradığım kişi, biraz yukarıda yıllarca oturdu. Postanede çalışıyordu. Eşi de karşıdaki okulda öğretmendi, şu anda nerededirler biliyor musunuz?" Anlık şok yaşadığımı anımsıyorum. Bir süre öylece kalmış olmalıyım. Bakkalın, tarafımdan tanınmayan kişi olduğu için verdiği yanıt belliydi. Tam o sıra sağ omzuna iki kez dokunuyorum. Salih dönüyor ve bir süre bakıyor, bakışıyoruz. İkimiz de şaşkınlığımızı üzerimizden atamadık... Ve kucaklaşıyoruz uzun uzun, birbirimizi sağa sola sallayarak. Kaldırıma çıkmışız, bilinen diyalog başlamış aramızda.
 
* * * 
 
Salih, bir "olmaz olmaz'ı" yaşatmıştı bana. İkimize ait zaman ve mekân bir noktada buluşmuştu. Bahçe duvarına ilişerek konuştuk. Birbirimizden haberlendik, aklımıza gelen ortak tanıdıkları, bildiklerimizin ne yaptıklarını öğrendik. Fiziken kaybettiklerimiz, yaşamları tarafımızdan bilinmeyenler üzüntümüz oldu. Ya da zaman zaman anımsayacağımız boşluklara düştüler. Omuz omuza birlikte yürüdüğümüz güzel insanlar için "nerdedirler" sorusu ağırlığını koruyordu yine! 
Aynı amaç için yürürken birbirimizi tamamladığımız yakın çalışma arkadaşlarımı bir kez daha andım... Her şey ve herkes için yüreğime oturan kaygının gölgesinde, çiçeklerin ve iklimin sağladığı mutluluk duygusu ağır basıyordu. Okşayıcı bir esinti iç dünyamı sarmış, gülümseten baharın güzel bir gününde yaşadığım sürpriz olay içimi aydınlatmıştı. 

MEHMET ATILGAN
HAZİRAN 2015

 



1286 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı