• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
TORUN
20/04/2015



TORUN

Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz. Çocuğun, ilk altı buçuk yaşını çevre ve eşyaları tanıyabilmekle geçirdiğini de biliyoruz. Artık kendine özgü yorum ve değerlendirmeler bu yaştan itibaren başlamakta, örnek aldığı ya da gelecekteki yaşamı için model olarak gördüğü büyüklerini ruh dünyasına yerleştirirken, esas olarak etkisinde kaldığı ortam oyun ve arkadaş çevresi olmaktadır.

O çevredir, onun günlük yaşamında baş unsur olan arkadaşlarını barındıran, yeni tanışıklıkların kaynağı. Ruhsal ve cinsel doyumsuzlukların sürükleyebileceği çöküş noktasına ulaşmasını engelleyen, ya da tetikleyen oluşum. Orasıdır en çok kulak kabarttığı haberlerin beslendiği, servis edildiği yer. Yaşamının önceki evrelerinde görerek, dinleyerek içerisinde bulunduğu ortam, verilerin, algıların bir ölçüde de olsa yorumlanabildiği, değerlendirilebildiği bir ortama dönüşmüştür. Bir yayında Japonların; bazı yanlışlıklar öncesinde, "bunu yaparsam komşum ne der, onun yüzüne nasıl bakarım?" sorusunu anımsayarak kızardıklarını ve bu anımsama ile vazgeçmelerinin bir etik kural olarak kabul edildiğini okumuştum. Her toplumda kişiye baskı unsuru olan birey ve topluluklar vardır. Bizim toplumumuzda da, ana baba ve aile baskısı, mahalle baskısı belli çağlarda ve geniş kesimler üzerinde caydırıcı unsur olma özelliğini sürdürmektedir. Zaman zaman bunlardan daha ağır bir baskıyı ilkokuldan başlayarak hemen her insan gençlik çağlarını da içerisine alacak şekilde yaşamaktadır: "Arkadaş" baskısıdır bu. Grup halinde ya da birebir ilişkili olduğumuz, bize göre değerli kişi ve kişilerin karşılıklı olarak etkisinde kaldığımız bir süreçten hepimiz geçtik ya da geçiyoruz. İşte, kişinin geleceğine döşenen taşlar bu mahallede, düzgün bir biçimde ya da yamuk yumuk hazırlanmaktadır. Arkadaş gruplarında, özel bireysel ilişkilerde kişilere hâkim olan hamasi ve cinsel duyguların, aile ve mahalle baskısının önüne geçerek kişiye davranış alışkınlıkları kazandırması kesin bir olgudur. Kişinin, aile ve yakın çevresinin onaylayacağı ya da reddedeceği oluşumlar bu aşamalarda filizlenmekte ve boy vermektedir.

Küçük insanın gelecekteki, bir anlamda konumunu belirleyecek kararlar çoğunlukla bu çevrede belirlenmekte ve o çizgide yaşam akmaktadır. Bu akış, sosyal çevrelerin çoğunluğunda "okumak" şeklinde tek çıkış yolu olarak görüldüğünden, "bizim çocuk okumadı" serzenişi söylenir durur. Köy ortamı en güzel örnektir buna. Başta büyükler olmak üzere arkadaş çevrelerinin de katkısı ile ne olduğu bilinmeyen meslekler gelecek yaşamın hayallerini süslemeye başlamıştır artık.

"Okuyunca ne olacaksın?" sorusunun karşılığı; en çok tanınan meslek olan öğretmenlik olmak üzere, hâkim, mühendis, doktordur. "Şoför olacağım hem de TIR şoförü" gibi mesleklere özenmek çevre etkileşiminin ürünleridir. Hiç kimse köyümde kalacağım çiftçilik yapacağım isteğinde, içinde yaşadığı zor koşulların etkisiyle olacak bulunmazdı. Bu tavır, yaşamın koşulları hakkında ipuçları verirken, geleceğin önde gelen meslekleri kurtarıcı olarak benimsenmekte, öğrencilik bu amaçla ve öne çıkma dürtüsü ile yarışma şeklinde geçmektedir.

Eğitim alanı olarak niteleyebileceğimiz doğa ise, farklı ve kendine özel koşulları ile her türlü olanağı sunmaktadır... Dere tepe, kaya kütleleri, kaleler, yüksek, engin oluşumlar, oyun alanları olarak çocukların hizmetine bir anlamda cömertçe verilmiştir. Şırıl şırıl suların akarak karanlık savaklarda kaybolmasından önce, birbirinin önü çamur bentlerle kesilmiş göleklerde, tespih görüntüsünde ve bir sıra halinde dizilerek gerçekleştirilen oyunlar, su ile dolu göleğe çıplak ayakla şaap diye basarak sırayla öbürüne atlamak suretiyle oynanmaktadır. Saklambaç, çelik çomak, uzuneşek oyunları, İlkokul çağına kadar ve öğrenim esnasında bütün bir günün bu alanlarda oyunlarla geçirilmesiyle yaşanmakta, çocukluk çağı oyunlardan yorgun düşülmüş günlerle geçmektedir.

İstisnasız her çocuk yanından ayırmadığı köpeği ile sağladığı doyumun aksine, çok istediği halde bakkaldan bir adet dörtgen bisküvi bile alamayan maddi olanaksızlıkları da aynı anda yaşamıştır. Cıncık şeker, iki bisküvi arasına konmuş lokum, elde edilmesi için hayaller kurulan yiyeceklerdir. Harçlık edinmek, edinileni özgürce harcamak, işte mutluluğun tanımı dedirtecek derecede önem taşımaktadır...

Yöre insanının maddi olanaklarla sınavı, bir işe girmesine, bir iş kurmasına kadar peşini bırakmamıştır, denilebilir. Ülke zengin ve kalkınmış ise tek tek insanların bu durumu hissetmesi gerekmez mi? Diye bir soru sorulsa yanıtı, "gerekir" olacaktır. Ama yanıt aksidir, çünkü ülke zengin değil fakirler sınıfında konumlanmıştır. Aklını kullanan, yolundan sapmadan hep çalışan insan, yetişkin çağlarında ya da yaşlılıkta belki, "huh" diyebileceği koşulları yakalayabilecektir. Yoksa çocukluk hayalleri fazlaca bir gelişme gösteremez. Ah ile vah ile bir ömür akar gider. Yöre insanımız ise, bana göre akıllı ve çalışkandır. O günün koşullarında tarıma dayanan olanaklar kısıtlıdır. Ele güne muhtaç olmadan bazen denizlere, bazen ırmaklara, bazen de derelere çıkan akıntıda durmadan kulaç atmış, sürekli akan bir yaşamın içerisinde olmuştur. Üç aşağı beş yukarı hesabı, bizim kuşağın takip ettiği yaşam çizgisi bu şekilde oluşmuştur. Okuyan okumuş, okumayan da belki maddi açıdan daha da iyi koşulları yakalamıştır.

Savaşım bitti mi? Hayır. Vay askerlikti, vay yuva kurmaktı, bu kez çocukluğundaki desteklerden mahrum olarak yürüme zorunluluğu ile baş başadır. Bütünüyle aile sorumluluğunun başat unsuru çocukların üzerine odaklanılmış, mücadele içerisinde akıntının bizi büyük sulara götürmesini umut ederek hızlanma düşüncesiyle, hep kulaç sallanmıştır. Doğduğumuz yörenin çocukluk çağında sağladığı olanaklarla geriye bakmak gereksinimini pek duymadık denilebilir. Çünkü, o ortam ve koşulların sonucu temel anlamda ruhsal doyum(çocukluğu yaşama) sağlanmıştır. Çocukluk dönemi kişinin yaşamında en önemli kesittir diyebiliyoruz. Böyleleri, kırk yıllık akıllı şoförler gibi direksiyonu hep yerinde ve deneyimli kullanacak, o günlerin keşkesi olmayacaktır. Nitekim olmamıştır. Bazı istisnalar söz konusu olsa da bizim nesil attığı kulaçlarla en azından dereye değil, ırmağa ulaşabilmeyi başarmıştır.
* * *
Geçmişe göre daha deneyimlisiniz ama yine de gençsiniz. Bu kez aile sorumluluğunu da omuzlayarak hata yapmadan yürümek zorunluluğu var. Kimse önünüze çıkarak size hedef göstermese de üzerine titrediğiniz değerler, kendinizinkinden önce gelen yükümlülükleri her gün anımsatmaktadır. Çocuklarınız sürekli gözünüze bakarlar. Bebek çağlarda beslenmedir, giyim barınmadır, oyun gereksinmesidir, hepsi de en iyi şekilde karşılanması konusuna koşullanmışsınız. Sonra en önemli adımı atmaya gelir sıra; okul. Gelecek için en iyi yaşam koşullarını hazırlayacak olan yola çıkmış, binmek için araç bekliyorsunuz. Konforlu, rahat yolculuk yapılabilecek birini seçmek başta gelen amacınız. Bütün bunları sağlarken kendi gereksinimlerinin ikinci planda kaldığını zaten kabul etmişsin. Sonra yeni okullar, zamana uyum sağlamanın ve özellikle yakın çevrenin (arkadaş) beklentisi gereklerin asgari düzeyde de olsa sağlanması istekleri, bütçe ve beklentilere göre hazırlıklı olmanın arayışı içerisinde adım adım yaşanan olaylar. Eksiklerin tamamlanması, isteklere yetişebilmek için verilen savaşım. Gülen yüzler, asılan suratlar. Başarıların aileye kattığı mutlulukların doya doya yaşanması. Sevdiklerinizin vedasına çaresiz bakarken, yaşamın akışına ayak uydurmaya çalışır, acıları da taşırsınız omuzlarınızda. Üzüntülerinizi öteleyerek, olayların akışına katkı sağlamak zorunluluğu var. İnişli çıkışlı bu yolda koşmaya çalışırken, çocuk sevgisini doya doya yaşamaya ne kadar fırsat ve zaman var siz hesap edin! Sizi olaylar getirir bu noktaya. Bir de bakarsınız ki,hem zor, hem en hızlı akışıyla zamanı geride bırakmış, kendinizi başka bir alemde bulmuşsunuz; emeklilik.

" Ooh, dünya varmış," dediğinizi birileri duymuş gibi yeni yükümlülükler çıkar karşınıza. Dünden razısınız aslında. Mutlusunuz ve kucağınızı bir anlamda geleceğe seve seve açmaya da hazırsınız.
* * *
Her sabah yaşadığım halde, her seferinde beni heyecanlandıran o ses, günün erken saatlerinde evin her santimetrekaresini kaplayacak şekilde yankılanmıştı. Yumuşak, sabah mahmurluğunda, yarı uykulu halin cik cik öten kanarya sesi duymuş gibi canlanması, güne hazırlanıyor olmamızın işaretiydi.

"Dedeee!" Biz yeldik.

"Hoş geldin bir tanem..." Arkasından en sevimli, en hak ettiği hitap şekli diye hep kullandığım "kuzuuum" nidası. Bahar kuzusu mu daha güzel yoksa, sen mi güzelsin? Yanıtı çok kolay benim için.

Koridordan, bana kapaklanacak korkusu veren bir hızla koşmasına karşı çıkışımla diz çöküp kucak açışım ve doya doya kucaklamam. Ayakta iken dipten, taa dizlerim hizasından masum, ürkek, yanık yanık bakışı yüreğimi oynatır. Ya diz çökerek kucaklamak ya da kucağa almak, sevgisini birazcık da olsa yaşamaktır, diye düşündüm hep. Yorgunsunuz, canınız istemez ama kucağa almaktan kendinizi alamazsınız. Bütün bu eylemler terapidir, özlemin doya doya yaşanması, duygusal doyuma ulaşmaktır.

Yetişkinler için, insan insana duruşlarda, göz göze gelişlerde ve tüm ilişkilerde, iletişim kanalları pürüzsüz ve temiz midir? Karşılaşmalar geçmişi sorgulayan duygu arayışlarına kayabilir mi? Hıı, sen de şöyle yapmıştın diye yaşamın birikimlerinden gelen içsel bir sorgu akla geliyor mu? Hayır demek çok zor. Eğer ikirciksiz hayır denilebiliyorsa orada dostluk vardır... Ve insanın böylesi bir dostluğa sahip olması çok nadirdir, denilebilir. Öyleyse, en önemli değere sahip o iki kişi birbirlerine sıkı sıkı sarılmalıdır diye değerlendiriyorum.
Torun sevgisi, engelsiz, pürüzsüz, üstelik kuş tüyü yumuşaklığında tüm bedeninizi sarmalayarak ısıtan bir örtü gibidir. Onu sorgulamak, paylamak hiç akla gelecek bir şey değildir. Her diyalog ve bakışınızda bütün benliğinizle oradasınız. Yiyip yutmaktır düşündüğünüz. O nedenle içsel bir dürtü ile "yerim seni" dersiniz sık sık. Gam keder, her türlü tasa uzaktır sizden. Yanında kaldığınız sürede bir sağaltım süreci yaşarsınız. Rahat, mutlu, dünyadan bana ne hali. Hep sorarım. Bu durum gençleşme süreci mi yoksa, ömrün uzaması mı? Diye. Daha ötesine akıl ermez, bilemem, bilinmez! İleri yaşlarda bütün bir ömrü kapsayan anıların önde gelenleri onlarla geçen günler olacak... Hiç kuşkum yok. Onlarla avuntu yaparak zamanı, belki de(!) dolu dolu yaşamak mümkün olacak.

Hep merak eder ve kendi kendime sorar dururum; her hangi bir konumda yapılması gereken her iş için üşengeçlik yaşarken, torun söz konusu olduğunda içsel bir dürtü ve güç ile nasıl canlanıp harekete geçtiğimi, çok istediğim bir değere sahip olacakmışçasına atıldığımı, o isteğin yerine getirilmesi ile rahatlatan duygunun niteliğini!

Işık kaynağı gözlerinin içerisine her bakışımda bir ürperti, bir kaygı sarar tüm benliğimi. Yapacak bir şey yok, kendimi suçlarım, kuşağımı, tüm yetişkinleri, özellikle yöneticileri. Ve HES' ler gelir aklıma, santrallar hele ki, nükleer özellikli olanı. Oksijen yuvası ormanlar, şırıl şırıl akan dereler, mavi gökyüzü. Sonra da masum yüzüne suçlu suçlu bakarak, "sana nasıl bir dünya kalacak" diye kaygılanır kendimi suçlarım. Ve insanlığa sitemim yükselir... Dua etmeye yeter gücüm.
* * *
Ahmet Uçak emekli olmuş, yumuşak koltuğuna rahatça yerleşmiş, önündeki sehpada keyif çayının dumanı tütüyordu. Yılların yaşam arkadaşı tam karşısında, sohbet ediyorlar:

"Yav hanım bizde az çekmedik doğrusu, otuz sene hizmet az mı? Sen çalışmadın ama ev işleri, çocukların yetişmesi hep senin emeğinle gerçekleşti. Yorulduk biz. Onun için diyorum ki, bana dokunmayın şöyle rahat bir emeklilik yaşayayım. Torun bakan arkadaşlar var. Yakında sen de başlarsın diyorlar... Yok öyle bir şey, çocuğunu doğuran bakmayı da göze almış demektir. Yav biz ne zaman huh diyeceğiz. Hem ömrümüz ne kaldı biliyor muyuz?"

" Yok hayatım öyle konuşma! Torun sevgisi başkadır diyorlar. Hem elimiz kolumuz tutarken bir iş yapmış, ailemize katkı sağlamış oluruz. Böyle oturmakla zaman geçer mi?"

" Geçer hanım geçer. Hem sen ne biçim konuşuyorsun. Sen konuşurken yeniden göreve başlayacağım hissini yaşadım. Sakın çocuklara ümit verme, külahları değişiriz sonra. Ben doya doya kahveye gidip arkadaşlarımla ne zaman vakit geçireceğim? torun morun bilmem ben. Sen bak! diyeceğim ama kolay mı, hem bana da bulaştırır, planlarımı bozarsın, o kadar!"

Uçak ailesi üç yıl Ahmet beyin planlarını uygulayan bir yaşam sürdürdü. Ahmet bey, can sıkıntısından, zamanın geçmemesinden yakınmaya başlamış, günler gözünde uzadıkça uzar olmuştu. Kendi kendini eleştiriyor; "yav biz ne işe yararız?" Sorusunu soruyordu. "Akşama kadar bir sandalyenin üzerinde otur, ikili senin, vale benim. Sonuç ne?" Yanıtı kocaman bir boşluktu. Ve emekliliğinin başlarında eşi ile yaptığı konuşma aklına geldi. "Hem elimiz kolumuz tutarken bir iş yapmış, ailemize bir katkı sağlamış oluruz. Böyle oturmakla zaman geçer mi?" Demişti hayat arkadaşı... Aradan birkaç yıl daha geçti. Ahmet beyi her sabah mutlu mesut koşarcasına torun peşinden giderken gördüler. Parka gidiyordu. "Dede beni payka götüy!" Bir emirdi onun için. Seve seve yerine getireceği bir emir.

MEHMET ATILGAN
NİSAN 2015



798 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı