• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
KAYGI VE UMUT
28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları. Dokunarak geçen kuşun uçuşunu arkadan seyreden, yarışmayı, yakalayabilmeyi, arkasından gitmeyi düşünme yetisinden yoksun tanecikler. Üç beş binlerce, yolculuğun son bulacağı noktada üst üste yerleşerek doğayı beyaz bir örtüyle kaplayan beyaz yıldızlar. Temizliğe ölçü, yürek ferahlığı yaratan, gülümseten, gamı, efkarı öteleyen duru beyazlık. İlk kez gördüğü, ıslatmadan, minicik ellerine dokunmadan oturan çocuğa, şaşkınlıkla karışık sevinci yaşatan tanecikler. Avuçlarında sıkarak oluşturduğu, minik parmakların izlerini taşıyan şekilsiz kar topunu annesine fırlatırken, neşe dolu çığlıklarla kulaklara kuş cıvıltıları benzeri ezgileri gönderen, yakın çevresinin, küçük hareketleriyle şenlenmesine olanak sağlayan küçük insancık. Ve öbek öbek toplanıp kar tozutan küçük büyük insan kümelerine, yılın sayılı günlerinde çığlıklarla karışık içten yaşadıkları oyunlarına neşe ve coşku katan sevimli pamukçuk. İnsanların yakınlarında uçuşarak su ve yiyecek telaşına düşmüş güvercin, karga kümeleri. Elleri ceplerinde üşüten kara karşı asık suratla geçerek tepki koyanlar. Bir tarafta açlık sorununun çözümü için uçuşanların yanında somurtanlara karşılık, neşe ve coşkuyla kar sefası yaşayanlar.

Kim bilir? Uçuşan, belki de(!) anlam veremediği canlıların yanında, pür neşe kar oyunları oynayanlarla, kartopu hazırlayışının uyumunun farkında bile olmadan oyun çığlıklarını arka arkaya atarken, somurtarak geçen yetişkinin, küçük yüreğinde leke gibi ince bir iz bırakmasını taşıyacaktı geleceğe! Zamanın akışı ile orantılı büyüme olanağı bulan o somurtkan leke, yetişkin çağlarında aşık olma yetisini yok etme şeklinde duygusal travma yaratabilir miydi? Çevresel olumlu etkilerin, oyun çığlıklarının, ruh haline ve fiziksel gelişimine sağlıklı katkısına karşılık, somurtan bir yüzün olumsuz sonucu farklı oluşumlara geçiş şeklinin yorumlanması, bu şekilde düşünmeyi haklı kılamaz mıydı? Bir küçük kıvılcım , koskoca bir yangının sebebi olurken, sevgisiz tavır ve eylemlerin insan dediğimiz varlıkta doğuracağı olumsuzluklar, kıvılcımdan daha ağır bir darbe olarak insanlığın önüne ödenmesi gereken bedel diye konulmuyor muydu? Tüm bu oluşumların müsebbibi annelerdir, babalardır, yetkili ve etkili insan ve yöneticilerdir diyebilir miyiz? Okuma yazma öğrenmeden çocuğa çarpım cetveli öğretmeye kalkmak sonunda da, başarısız oldu diye cezalandırmak hangi anlayışa sığar? Sığmaz tabii ki. O halde başarısızlık diyerek cezalandırma yoluna gitmenin bu gün, olmazsa yarın bir bedeli olmayacak mıdır? Böyleleri de var mıdır? Diyen birisine acayip acayip bakmanın yerine, altı yaşında, dokuz yaşında evlenmeyi salık verenlerin hatırlatılması yeterli olacaktır demek gerekmez mi? Anne karnından başlayan etkileşim, kaç yıl yaşanırsa yaşansın son nefese kadar süren bir etkinliktir, diyebiliyoruz. İnançsal ve insani sorumluluk, en azından etkileşim içerisinde bulunduğumuz çevremizde bu sorumluluğumuzu, ihmal etmeden sürdürmemizi gerektirmiyor mu? Bu düşünceyi taşıyan ve yaşamında motamon yerine getirmeye özen gösteren insanların karşısına, sosyal düzenlemelerde ya da kamu hizmetlerinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak öngörülmeyen ya da es geçilen uygulamalar çıkmıyor mu? Ya da bu düzenlemelerin yetersizliği ile karşılaşılmıyor mu? Öyle ya da böyle aksaklıklarla her birey yaşamını sürdürürken, unutulmaması gereken bir konu her yetişkinin üzerine düşen sorumluluğunun önemi değil midir? Diye sorsak genelde nasıl bir yanıtla karşılaşırız? Akıl baliğ ise, en azından insan ilişkileri çerçevesinde iyi ile kötüyü ayırt etmekte bir sorun yaşamadığı kesin olan insanın, her hareketini, her eylemini, her sözünü ölçülü, sorumluluk anlayışı ile yerine getirmesi ve bu anlayıştan ödün vermemesi, yaşamın temelini oluşturan esaslardan vazgeçmemesi ne kadar büyük önem taşımaktadır, sorabilir miyiz? İki kere ikinin dört etmediğini belirlemek gibi bir uğraş içerisinde değiliz. Hak hukuk, hatta insan haklarının derinliğine irdelenmesi çabası içerisinde olmaya da gerek yok. İnsanın yaşamına insan tarafından son vermenin, en basit olarak, elinde bulundurduğun başkasına ait olduğuna zımnen inandığın değerin, daha basit olarak, ortak yaşam alanlarını kirletecek eylemin, siyah beyaz kadar açık ve net gözlerinin önünde cereyan eden haksızlığın görmeyeni, anlamayanı olmak zamanla o girdabın içerisinde boğuşmaya davetiye çıkarmak değil midir? Bunu gören ve izleyen göz görmezlikten geliyorsa, yaşamında ödün vermediği ve savuna geldiği değerlere ihanet içerisinde olduğunu düşünmesi gerekmektedir. Romalı şair Vergilius(m.ö.70-19) der ki, "bizim bütün gücümüz ruhumuzda ve bedenimizdedir. Ruhun hükmetmesi, bedenin ise hizmet etmesi esastır. Bu sebeple şan ve şerefe erişmek için beden gücümüzden çok kafa gücümüzle gayret göstermeliyiz. Bir çok ölümlü, mide ve uyku derdine düşerek hayat yolundan yabancı yolcular gibi geçip giderler. Ben bunların hayatı ile ölümü arasında bir fark görmüyorum. Çünkü, her ikisi de sessizliğe gömülü." Nihayetinde, en büyük başarı, son yolculuğa çıkışta, "bir hoş seda" bıraktığına geride kalanların inanması değil midir? Kimsenin bu konuda kendisinden emin olmaması gerektiği açıktır. Çünkü değerlendirme tamamen kendisi dışında yapılmaktadır. Nesillere armağan bir sanat eserinin ya da toplu yaşantıya olumlu katkı sağlayan bir öğretinin sahibi de, onu sabote edeni de insandır. Ölçüsü ise fizik yapıda değil, düşüncede ve eylemde değerini bulur. Hassasiyet geniş anlamı ile, akıl gibi insana özgü bir yetidir. Kişinin,sosyal yaşamında ve özel ilişkilerinde karar vermesini etkileyen, kabul gören, anlamlı davranışlarını oluşturan bir yeti. Her bireyin yaşamı sürecinde amacının şekillenmesinde etkin kılmaya çalıştığı, toplum bakışının onay verdiği duruşu direkt olarak etkileyen bir unsur. Farklı olabilmeyi hak etmek, gözlerin üzerinde olmasını zaman zaman sağlayabilmek, hepsinden önemlisi bir ölçüde de olsa iyi insan konumunu yakalayabilmek, "hassasiyet" kavramının yönlendirdiği kaygıyı ve sorumluluğu sürekli olarak yaşatmaya bağlıdır. Bu bakış, kişinin kendi özel alanı ile sınırlı olmayıp en azından yakın çevresini de kapsaması ve bu çerçevede bir etkileşim sürecinin kesintisiz yaşanması gerekmektedir.

Toplum düzeninin sağlıklı yürütülmesinin önündeki engellerin en başında bireysel ve bencil çıkarların geldiğini biliyoruz. Haksız kazancı, yolsuzluğu amaç edinmiş birisinin; "insan haklarından, insan gibi yaşayabilmekten habersiz, barınma ve beslenme koşullarını, yaşantısını sürdürebilmenin dışında hayal bile edemeyen" insanlara karşı küçücük bir kaygı, sorumluluk hissi yaşadığını kim söyleyebilir? Bu anlamda insanları iki grupta toplayabilmek mümkün olabilecektir: Birincisi, iyi insan iyi vatandaş kategorisinde yer alanlar, ikincisi de: Milyarlarca insanın yaşamını olumsuz yönde etkileyerek, dünyayı zaman zaman çekilmez kılarak, çevre olaylarının, savaşların, ölümlerin, açlığın, yaşama zift karıştırarak aşkı, hayalleri karartarak, karamsarlığın olumsuzluğun yaratıcısı, olanlardır diyebiliriz. Aydınlığa ulaşma, düzlüğe çıkma, özet olarak mutluluğun tüm insanları kapsamına almasının reçetesi ilk grupta yer alanlardadır. Çoğunluğu oluşturan bu kesimin, istenilen amacı gerçekleştirmede gerekli olan bilince sahip olduğu gün, kurtuluşa ilk ışık yakılmış olacaktır.

Yumurtadan yeni çıkmış civcivin, avucumuzdan tüm bedenimize akan küçük ayak darbeleri algısı, yeşilin her tonunda renklerle donanmış doğada, güçsüz bacakları üzerinde oynaşan bahar kuzusunun her hareketi, hücrelerimizi umutla dolduran, yaşama sevincini duygularla yoğunlaştıran, güzel ve sevimli başlangıçlardır. Yakaladığımız kuşun gözlerinde belirlenen korku çizgilerini görmeyip, öz sevincimizde boğulmak soru işaretlerini çoğaltacaktır. Kendimizden önce yaşadığımız çevrenin sorumluluğu kaygı yaratmıyorsa, çevrenin sorumsuzluğuna hazır olmamız gerekir. Yaşamın kaynağı sevginin daha çok üretimi geleceğin umududur. Akıllı bencillik de bunu gerektirir.

Küçücük ellerinde sıktığı kar topunu annesine attığı anı, kar tanelerinin tozuttuğu, dumanlı atmosferde kaybolan neşe dolu çığlıkları "somurtmadan," gülerek, neşe ile seyreden insanların arasında herkese yer var.

MEHMET ATILGAN
OCAK 2015



1221 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı