• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER
26/11/2014

Uçhisar için(14)


KALANLAR ve GİDENLER

Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar. Bal gibi tatlı olanları var, hemencecik başka anılara yerini bırakanlar. İnsanları, arkadaş ya da örnek aldığımız büyükleri gözümüzde canlandırır dururuz. Öğretmenimizin sevgisi geleceğin mesleğini seçmede etken olmuş, bir başka büyüğümüzün yaşamından kesitleri arkadaşlarla konuşmuş örnek almışız kendimize. Acı ile tatlının karıştırılarak yenildiği günler. O günleri yeniden yaşamayı kim ister bilmiyorum ama hayali şeker gibi tatlıdır. Ağaçlar ölmüştür. Onlarla bütünleşen insanlar da yoktur artık. Özelliklerini kaybetmeden ayakta duran bir ev, kıvrılarak yokuş oluşturan bir yol, şapkasını düşürmeden dimdik ayakta kalmayı becerebilmiş bir peri bacası, kocaman bir kaya kütlesi, bir büyüğünüzle ya da bir arkadaşınızla yaşadığınız bir yaşam kesitinin tamamlayıcısı olarak olayları anımsatır dururlar. Sevilenle bütünleşen, geçmişte bir anınızın parçası olmuşlardır. Uçhisar denildiğinde akla ilk gelen Ağanın Kale anlamını, birlikte tırmandığınız arkadaşları anımsatarak en coşku dolu çocukluk anılarının mekanı olmaktan almıştır. Saklambaç oyunlarının vazgeçilmezi karanlık savaklar kendisini, dostlarla birlikte yaşatarak özlem duygularını depreştirirler. Sahibi olduğumuz olanakları kaybettikten sonra acılar değerlenmekte ya da özlenir olmaktadır. Geçmişi ve geleceği ile Yaşamın bütününü her istediğimizde yanımızda bulundurmak ya da o an yaşayabilmek arzusunun olanaksızlığını bir anda unutuveririz. Bu duygu efkarı tetiklemiş, hüzün, keder sarmıştır hücrelere kadar benliğimizi. En anlayışlı kimselerdir o anda özlediğimiz. Ama yine de bir uğraş, meşgale en çok gereksinme duyduğumuz olgulardır. Ağlamak ilaç gibi gelecek, göz pınarlarının kanalları hamaset duygusunun bentlerini aşamayacaktır.

Yaşımız ve yaşam koşullarımız her birimizi nice mekan ve yollara taşıdı. Gördük ve bastık geçtik çoğunda. Çoğunda da durduk, anlam verdik bastığımız yere. Uzun uzun inceledik yıkık dökük damları. Duygularımız kocaman olup sardılar benliğimizi. Görünmeyen bir süreç akıyordu belleğimizde. İlişki kurduk o günün yaşayanları ile. Sadece hayal işte. Tatlı tatlı sizi saran yumuşacık dokunuşlarla kendinizden geçerken dizlerinizin bağının çözülmesine karşı koyduğunuz ağlatan duygular onlar. Toprak yığını haline gelen doğduğum evin tek odasının yer aldığı alanda durmuş diğer damların bulunduğu noktaları inceliyorum. İşte yaz evi, şurası da kış evi, kayadan oyma gazel damı. Bulunduğum yerin tam alt tarafına gelen ve sokaktan girişi bulunan ahırımız geliyor gözlerimin önüne. Bitişik komşumuzun kapısı açılıyor. Emine Ablam çıkıyor içeriden. Annemi soruyorum kendisine. "Gemilönü'ne gittiğini, akşama kadar işinin olduğunu söylediğini" iletiyor bana. Seviniyorum. Yanımdan ayrılmayan köpeğimle koşarak dereye uzanıyoruz. Doymamışız oyuna, kayalara tırmanıp, yokuş aşağı bırakacağız kendimizi... Evimizin oturduğu alan kalmış, kayalar, kaleler yerli yerinde ama dünyaya geldiğim oda yıkılmış, Emine ablam yok, gitmiş. Kahverengi köpeğim de yok. Gidenlerin yer aldığı dokunaklı bir tablo, geride kalan mekanlarla bir arada ve bütünleşmiş olarak hayal dünyamızı süsleyip dururlar.
"Unuttum dese dilim
Yalan yalan yalaan...
billahi yalan" şarkısı ile uyumlu halde duygularım.
* * *
Mavi beyaz renklerden oluşan çeşitli şekillerde üretilmiş yüzlerce nazarlık boncuklarının dizildiği ağacın, nazar ağacının on metre uzağından Güvercinlik Vadisi'ne bakıyorum. İki tarafında dik kaya yamaçlarla kaplı vadi Göreme'ye kadar uzanıyor. Karşıda biraz çaprazıma gelen yamaçta bulunan güvercinliğimiz takılıyor gözüme. İki bölümlü, her ikisinin üst tarafına gelen yerde üçer adet gülav var. Bölümlerin yan tarafının alt kısmına gelecek şekilde küçük bir kapı yerleştirilmiş. Kapı, taşlarla kapatılarak sıvanmış. Senede bir kez açılıp tekrar kapatılan bir kapı. Yüzde kırka yakın eğimi olan yamacın üst kısımlarına gelecek şekilde kayaya oyulmuş bir güvercinlik. Kuzey yönünde devam eden yan yana eşilmiş güvercinliklerin içerisinde bir istisna var; sadece orası, Hacı Filik'in güvercinliği taş yapı. Gübre deposu yerler hepsi de... "Mevsim güz. Vadinin su baskınlarına karşı korunması için eşilen savağı dik olarak kesen "yar"ın iki yanında yükselen mini peri bacalarının arasından tırmanarak çıkma zorunluluğu var. Eğim yüzde kırka varan oranda dik. Eşeği savağın girişine bağlıyor, küreği, iki adet çalı süpürgesini, yem dolu torbayı bir desti su ve kazmayı alarak çıplak ayakla önde babam tırmanmaya başlıyoruz. Tırmanmada başparmağın rolünün çok büyük olduğunu görüyorum. Ayakkabı ile çıkmak olanaksız gibi. Dik yüzeyde ara ara yer alan öbeklerde filizlenmiş otlar tutunmamızı sağlıyorlar. Güvercinliğin önündeki boşlukta biraz durarak soluklanıyoruz. Kafamı kaldırıyorum, üç adet gülav iki bölümde de var. En yükseğe oyulmuşlar. Güvercinlerin giriş çıkış kapıları onlar. Yükseğe yapılmaları da, güvercinleri kan emici sansar tehlikesinden korumak için. Sağ tarafta yer alan taş ile örülmüş kapıya baltanın ucu ile dokunan babam, taşı kolayca yerinden çıkartıyor. İçerisi bomboş, ürken güvercinler yuvalarından uzaklaşmışlar. Yumurta takalarına bakıyorum hiç yumurta yok. "Güz mevsimidir nedeni," diyorum kendi kendime. Güvercinlerin tünemeleri için duvardan duvara bel sapı kalınlığında cerekler* uzatılmış. Zeminde biriken gübreleri toz duman içerisinde kalarak süpürüyor ve dolduruyoruz. İyice süpürdükten sonra dar kapıdan çuvalları ben veriyorum, babam dışarıdan çekerek aşağıya bırakıyor. "Zor tırmanmanın karşılığını çuvalları yokuştan zahmetsizce bırakarak alıyoruz" diyor. Taşlı buğdayı yem olarak tabana serpiyor, çıkıyoruz. Taşları yeniden ve kolayca ördükten sonra çamur yapmak için toprak bulmakta zorlanıyor, kapıyı sıvadıktan sonra da nerdeyse kayarak savağın önüne iniyoruz. Gübrenin beklediğinden fazla çıkmış olması mutlu ediyor babamı. Eşeğe beş çuvalı yükledikten sonra, Neşeli bir ses tonuyla, "sefer yapmamız lazım" diyor... Üzüm bağları ve hububat ekimi için en iyi gübreyi edinmenin mutluluğunu yaşadığını bir kez daha görüyorum."

Nazar ağacının etrafında kadınlı erkekli turistler toplanmış boncuk seçiyorlar. Güvercinlikler işlevsiz öylece duruyor. Güvercinler yok artık. Güvercinliklerin bakımı yapılmıyor, kış kayıtı eskiden olduğu gibi sonbahardan hazırlanmıyor. Turizmde yaşanan gelişmeler onlar açısından en çok korktukları gürültüyü üretiyor. Gün be gün artan tarımdaki kan kaybı gübreyi değersizleştirmiş. Her canlı gibi onlar için de yaşam devam ediyor. Ne yapsınlar? Köylü gibi onlar da şehirlere göç etmişler. Alışmışlar zaman içerisinde gürültüye. Yurt edindikleri alanlarda insanlara daha yakınlar artık. İnsanların sevgisi yem olarak sunulur olmuş, adımlarınızın arasından kaçarak yem toplar olmuşlar. Babam yok. Kara eşeğimiz geliyor gözlerimin önüne, o da yok. Bir zamanların nakil aracı at, eşek hiç kalmamış. Çubuk Yolu, Ürgüp Yolu ve bütün yollar; kuru üzüm, elma, karpuz, kabak, patates yüklü hayvanlardan mahrum kalmışlar. Kuru üzümü besleyen, İlk bahar ortasına kadar meyvelerin tadını yoğunlaştırarak saklayan ambarlar işlevsiz konumdalar. Hayal olmuş o değerler, yok artık. Her karış toprağı üretime açık, her hanede gereksinme duyulan süt ürünlerinin üretildiği, yayvan sepetlerde sarı samanların arasında saklanan yumurtaların iki günde bir yumurtlayıcısı tavukları hiç yok. Tereyağının yerini "Vita" almış. (güzelim zeytinyağından uzak tutma oyunları.) Her yönüyle üretime katkı sağlayan Uçhisar tüketici konumuna geçmiş. Bütün bunlar medeniyete, gelişime tersmiş gibi gidenler kervanına katılmışlar.
* * *

Siyah renkli okul önlüğümü giydim. Beyaz naylon yakayı çene altına gelecek şekilde dikilmiş düğmeye ilikleyerek Hayat'a çıktım. Karşıdaki yaz evi duman altı olmuş çat çut sesler geliyor. Duman biraz dağılınca bana bakan annemi görüyorum. Tandıra saçmak için gılamada kırıyor. Dumanın etkisinden yaşaran gözleri kızarmış, bir yandan da gülümsüyor... Ağlarken gülen kadın annem. "Tandıra ağpakla vuracağım, bir güzel yersin" diyor, "kaburga etiyle". Yan tarafta, suyun içerisine bırakılmış güneşte kurutulan kaburga eti duruyor. "Anacığım, yoğurt tatlısı da yap" derken yanağına şapırtısı yüksek bir öpücük konduruyor ve kapıya yöneliyorum. "Tabii kuzum tabii, çok iyi olur. Bu güne yakışan bir yemek olur" dediğini kapıyı tam kapatırken işitiyorum. Kafa taşı ile döşenmiş Esnaf Sokağı'ndan, babamın bayram için aldığı kösele tabanlı ayakkabımla takır tukur sesler çıkartarak ve koşarcasına geçerek okulun yolunu tuttum bile. Sokak bomboş. "Herkes bayram yerine gitmiş olacak" diye düşünürken Mektep Önü'nde buluyorum kendimi. Sırtına iki testi gelecek şekilde üç testi ile su taşıyan bir kadın mahallenin çeşmesine doğru yürüyor. Berber İhsan amca dükkanı yeni açmış olacak ki, önünü süpürüyor. Meydanın Tek ağacı olan akasyayı sol tarafıma alarak, niteliği aynı kaldırımdan koşarcasına ilerlerken, Kürt Evi'nin kapıya takılıyor bakışım... Arkadaşım Mustafa da okula gidecektir, birlikte gitsek diye. Gedik'ten sağa kıvrılan dik yoldan Yazı'ya çıktığımda meydanın ortasına kurulmuş kürsü ile ilgilenen iki kişi ilişiyor gözlerime. Törenlerin, belediyenin bahçesinde değil Yazı'da yapılacağını anlıyorum. Okulun bahçe kapısından girdiğimde öğrencilerin yavaş yavaş sıraya girdiklerini görüyor ve beşinci sınıfın toplandığı yerde sıraya giriyorum. Az sonra öğretmenlerimiz; İsmail Ülkü, Durmuş Yalçın, Hüseyin Taşhan, Ahmet Temelli ve Nazik hanım birlikte çıkıyorlar bahçeye. Okul müdürü Hasan bey'in en sonra geldiğini bütün öğrenciler biliyor... Hepsinin neşeli olduklarını yüzlerinden okumak mümkün. Cumhuriyet neşesi diyorum. Sınıfların ilk sırasında yer alan öğrencilere küçük bayraklardan birer tane veriliyor. Ve ilk önce beşinci sınıf olarak bahçeden yola çıkış başlıyor. Kesek Başı'ndan geçerek biraz sonra daralan sokaktan bozuk sıralar halinde geçiyoruz. Sürü Yolağı'na inince yeniden sıralama yapılıyor. Üçerli koldan yürüyüş yeniden başladı. Yol kenarına dizilerek geçişimizi izleyen herkesin yüzü gülüyor. Kimisi çocuğunu görmüş el sallıyor; çocuğuna, öğrencilere ve Cumhuriyet'e. Okulun trompet takımı yok. Ara ara marşlar söylüyoruz... Tekeli Mahallesi Çeşmesine kadar sürüyor yürüyüşümüz. Aynı güzergahı izleyerek Yazı'ya geliyoruz. Kürsünün karşısına gelecek şekilde öğretmenlerimiz sınıflarını yerleştiriyorlar. Belediye reisi kısa bir konuşma yapıyor, alkışlıyoruz. Öğrencilerin çevresi töreni izlemek için gelenler tarafından kuşatılmış. Bir tarafta beyaz çarları ile yaşmaklı- yaşmaksız kadınlar coşkuyla katılıyorlar alkışlara... Ev işlerinin, hayvanların bakımının, yetmedi bağ bahçe işlerinin baş işçisi kadınlar.
Erkekler kalan yerleri tutmuşlar. Kalabalığa bakanlarda, tüm köy halkı bayramı izlemek için gelmiş kanısı uyanıyor.
"Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir."
Şiirini bütün ses gücümü kullanarak okuyorum. Herkes alkışlıyor beni. Çocuksu en büyük mutluluğu yaşıyorum. Tam da o duyguya yoğunlaştığım sırada; "köyüm benim diyorum, unutamadığım anılarımı yaşadığım kutsal yöre."

Her ziyaretimde kapısından seyretmeyi ihmal etmemeye çalıştığım anlamlı, kutsal vatanımda geçmişe uzanan değerlerin başında gelen beş sınıflı okulum şükür ki, duruyor yerinde. Ama öğretmenlerim yok. Eski cumhuriyet coşkusu yaşanıyor mu? Bilmiyorum! Yürekleri dolduran hemşeri sevgisinin mahallemde yaşadığım biçimiyle korunup korunmadığından habersizim. Yaşadıkça sevgileri katmerleşen arkadaşlarımın mutlu ve uzun ömürlü yaşamalarının duacısı olduğumun bilincinde olmak duygularımı okşuyor. Veda edenlere, unutulması bir yana her anımsamamda saygımım biraz daha pekiştiğini duyumsuyorum.

Bu günün gözü ile kadının yaşam koşullarının karşı cinsine oranla daha zor, daha ağır olduğunu saptamak her baktığını gören tarafından saptanabilecektir. Yine düşüncelerimle o günleri taramaya başlarken; ahırda bağlı inek ve dananın ve diğer hayvanların bakımları, süt sağımı ve buna bağlı ailenin gereksinme duyduğu ürünlerin üretilmesi, mutfak işleri, elektrik, likit gazın yokluğunda kap kacak, çamaşır yıkama ve benzeri her türlü temizliğin el ile yapılması. Yetmedi, bağ bahçe işlerinin yürütülmesinde ki, baş ırgatlık görevi.
Babalardır, geçimden sorumlu olan. Ama o, hükümrandır. Canı isterse kapıyı çarparak çıkar ve kahvesinde oyununu oynar ve birazcık da olsa nefeslenebilir. Taşımada zorlandığı en başta gelen konu; ele güne muhtaç olmadan ailenin geçimini sağlamak için vermek zorunda olduğu savaşımdır.
Toprağın güldürdüğü, toprağın ağlattığı, olası umut rüzgârlarının esmesini bekleme şansı olmayan seçeneksiz insanlar. Yüreklerdeki saygının, sevginin yaşadığımız sürece ilk ve kalıcı sahibi olmuş güzel insanlar. Ruh dünyamızda emeğe saygıyı kalıcı kılan, anlamlı sevgiyi yaşam çizgilerinde okuyabildiğimiz, örnek alınmayı hak eden değerli varlıklar. Bunları bırakmışlar. Miras gibi.

*cerek: meyve ağaçlarında ürün yüklü dallara kırılmaması için verilen destek amaçlı dal.


MEHMET ATILGAN
25 Kasım 2014



1017 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
DOST - 2 - 17/10/2014
Ağlar gezerim sahili Sanki benimlesin, sanki benimlesin…”
 Devamı