• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
DOST - 1
16/09/2014
DOST
(1)

 El ile yıkadığı son kabı da ovuşturarak kuruladıktan sonra ve içine sindiğine inandığı işinin bitmiş olduğuna duyduğu sevinci hissederek, küçük oluşunu sık sık anımsadığı mutfaktan çıkmıştı. Kahvaltı, bulaşık derken vakit epeyce ilerlemiş, zaman zaman yaptığı sabah gezintisi için sokağa çıkmak amacıyla çıkış kapısına yönelmişti. Kırk yılı aşkın bir süredir aynı sokakta oturduklarından, çıkar çıkmaz bazen de yürüme esnasında tanıdıklara rastlar, küçük konuşmalar, hal hatır sormalarla alış veriş yaptığı marketin önüne çabucak geldiğini düşünürdü. O gün ise yolunu biraz uzatarak zücaciye dükkanına uğramaya karar vermiş, yürüyordu. Yürürken de mahalleye ilk taşındıkları yıllara gitti düşüncesi; 1970' lere. Kendi evlerine yakın çevrede pek öyle fazla bir değişiklik olmasa da gözle izleyebildiği uzak alanlarda kentsel dönüşüm adı altında yüksek binaların boy verdiği görülüyordu. Az katlı binaların bulunduğu yerlerde bile insanlar birbirini tanımazken, yüksek binalarda yaşayanların komşu ilişkileri nasıl olacak diye düşünmeden edemedi. "Dikey yaşam tarzı" deniliyor, en azı 10 kat olan binalara giren çıkanlar birbirlerini hiç tanımıyordu... Evden epey bir uzaklaşmış, yavaş yavaş dönüşüm alanlarına doğru yaklaştığını fark etmişti.

İki tarafında yüksek binaların yer aldığı üç katlı bir evin, zemin katının bahçeye uzanan balkonunda bir kadının, uzak mesafeden itibaren sürekli kendisini gözlediğini, bir an bile gözlerini üzerinden ayırmadığını fark etti. Yaşlıydı, ta uzaktan belli oluyordu yaşlı olduğu. Sokağın karşı tarafına geçerek bakışlarını kadına çevirdi. Onun izlemesi ise aralıksız sürüyor, bir şey söylemek isteğinde olduğu anlaşılıyordu... Nuriye Hanım hizasına gelmiş, bakışlarını üzerinden ayırmadan ilerliyordu. Aynı çizgide olma noktasını biraz geçmişti ki,
" evladım bir selam ver n'olursun, artık günaydın demek çok mu zor oldu?" sözleriyle olduğu yerde durmasını sağladı. Birkaç saniye öylece kaldı... geri döndü, Geldiği yönde yürüyerek apartmanın bahçeye açılan giriş kapısına geldi. Bahçe tarafına yürüyerek balkonun önünde durdu.

" Teyzeciğim, o nasıl söz öyle, selam verilmez mi? Hani ilk kez görüşüyoruz da, selam vermeyişim onun içindir."

"Sağol evladım, iyi ki öyle yaptım da senin buraya kadar gelişini sağladım. Kusura bakma n'olursun, sabredemediğimi farz et! Buyur gel, biraz zamanın varsa konuşalım. Buna, birisiyle konuşmaya öyle ihtiyacım var ki, anlatamam."
Yakın mesafeden de ileri yaşlarda olduğu anlaşılıyordu. Gözlerinde umut belirtisi bir ışığı, dudaklarında gülücüğe hazır küçük bir hareketi hemen görmek mümkündü. Balkonun bahçeye açılan kapısından geçerek, üzerinde bembeyaz, ütülü bir örtü bulunan masanın iki tarafına oturdular. Kısa bir tanışma konuşmasından ve ikram önerisinden sonra Zehra Hanım anlatmaya başladı:

"Rahmetli, arkasında bir evlat ve içerisinde biricik varlığımı dünyaya getirdiğim bu evi bırakarak erkence ayrıldı aramızdan. Tek tutamağım yavrucuğumu, her şeyimi ortaya koyarak en iyi şekilde yetiştirmek için elimden geldiğince çabaladım. Tek amacım ve düşüncem o oldu. Kalan maaşı, kira ödemesi de olmayınca geçinmemize yetti diyebilirim. Nur içerisinde yatsın, öldü ama başarımın yarısı ona aittir. Temel attı ben devamını getirdim diyebilirim.

Yetenekliydi yavrum, sürekli arkasında olan desteğim yeterli geldi. Yaşamımda gurur duyduğum, anımsadıkça rahatlamamı sağlayan, yegane başarım o oldu diyebilirim. Sadece benimle bitmiyor iş, kendisi de akıllı olunca fazla bir engel ile karşılaşmadan yürüttük işimizi. Okulu bitirince, "anneciğim iş yaşamına atılmadan askerlik görevimi yapmam lazım" dedi. "Sonra da evlenirsin" önerime, "o iş daha sonra" yanıtını vermişti. Bir buçuk yıl telefonunu, mektubunu beklemekle geçti günlerim. Haber yollarını beklemek askerlikle birlikte başlayacakmış da farkında değilmişim. O gün bu gündür, mektup yazılmıyor artık, kulaklarım hep telefonda, beklemekle geçiyor günlerim.

Askerlik sırasında tanımışlar birbirlerini. Döner dönmez iş bulma telaşı ile geçti birkaç ayımız. İş buldu düğün hazırlıklarına başladık. Ne güzel uğraşlarmış onlar. Düğünü de güzel oldu yavrumun. O gün hep rahmetli vardı aklımda, gözlerimin önünden hiç gitmedi. Hep ağladım tabii. Görenler mutluluk tutulması zannettiler. Hem öyle, hem değil. Nasılsa öyle misali!.. İşini de buldu. Gelinle bu evde oturuyoruz. İyi bir insandı gelinim. Ancak, insanların aynı çatı altında ilişkilerini sorunsuz götürebilmeleri doğal olarak pek mümkün olmuyor. Benim oğluma aşırı düşkünlüğümden midir, kaynana gelin bir arada nasıl olur koşullanması ile ilgili yerleşik duyguların açığa vurumu olayı mıdır? Küçücük tepkisel hareketlerden bile rahatsız olduğunu gördüm. Yavrucuğum iki ara bir dere örneği rahatsız oluyor ancak, ikimize de bir şey söyleyemiyordu. Her şeyde bir hayır vardır, denir. Bizimki de öyle oldu diyebilirim. Çocuğumun tayini Erzincan'a çıktı. Olaylar olumlu olumsuz unsurlar içeriyor olmalı, ben işin olumlu tarafını kabullendim. Çok ısrar etmelerine karşın peşlerine düşüp gitmedim.

İki gün ara ile mutlaka telefon eder. Hayatımın tek diyalogu yıllar boyu sadece bu konuşmalar oldu. Televizyon seyrediyorum suskun, radyo dinliyorum suskun. Bir ara küçük bir köpeğim oldu yine diyalog yok. Ona çok alışmıştım, evin bir parçası gibi olmuştu ama öldü. Çok üzüldüm, aileden birisini kaybetmiş gibiydim. Şu gördüğün küçük mezar onun. Bahçeye gömdüm ki, ara sıra konuşayım... Eskiden ilişkili olduğum komşularım vardı. Hepsi de ayrıldılar apartmandan. Yeni gelenler de, çalışan genç insanlar, ne konuşacaklar yaşlı birisi ile."

Nuriye Hanım sıkılmadan dinledi Zehra hanımı. Ara sıra küçük sorular soruyor, merak ettiği taraflarını öğrenmeye çalışıyordu. Özellikle de can parçası oğlu hakkında anlatımlara çekiyordu sözlerini... O gün, "can dostu" evladından bir kişiye uzun uzun bahsederek rahatlamıştı Zehra Hanım. Nuriye Hanımla Zehra Hanım haftada en az bir kez buluşarak dertleşme, dert ortağı dostluğunu yürütme konusunda anlaştılar.

* * *

Huh de çabuk! Huh de lan! Diyerek yakasına yapışmıştı babası. Belediyenin bahçe duvarının köşesinde sigaranın dumanını içerisine çeken Ahmet, o anda babasının köşe başında karşısına çıkacağını nereden bilsin di! Köşe bucak, kaçak içimlerde tek düşündüğü konu babasına yakalanmamaktı. Arkadaşlarından da içenler vardı. Her ailenin önemli kaygılarından birisi çocuklarının zararlı bir eylemin içerisinde olma ihtimaliydi. Babalar bunun için teyakkuz halinde birbirinden sürekli haberli bir izlemeyi yürütmekteydiler. Her biri farklı bir yöntem uyguluyor, çocuklarını korumaya çalışıyorlardı. İçlerinde bu işi en çok benimseyen, peşini bırakmayan kişi Ahmet'in babası idi. Onları, kasabanın önünde uzanan mezarlıkta ya da yakın tarlalar arasında kaçıp kovalamaca hallerinde görenlerin birbirine anlatması ile bu konudan çoğu kişinin haberi olmuştu.

Sekiz kişilik bir aileydi Ahmet'in ailesi. Dede babaanne bir arada, dedenin yönetiminde yaşıyor, evin geçim işi babasının ve annesinin omuzlarında yürütülüyordu. Verimsiz ve sınırlı miktarda sahip olunan topraklarda, hele hele kalabalık ailelerin geçim işi öyle kolayına bir iş değildi. O nedenle olacak baba yan işlerle uğraşır, kuyu kazma, patoz işleri gibi uğraşlarla evin geçim işini kolaylaştırma uğraşı verirdi. Oğlunun gizli gizli sigara içtiğini biliyor, konu gündeme geldiğinde de; "arkadaş kusura bakılmasın, ben bu sıkıntıları çekerken çocuğuma sigara içirtmem, şu anda çocuk, yetişkin olup işine gücüne başladığında ne yaparsa yapar ama baba parasıyla ben izin vermem. Bu böyle biline" diyerek amansız takibini sürdürüyordu.

Dört kardeşin en büyüğü Ahmet'ti. Ev içerisindekiler de dâhil baba oğul arasında yaşananlar, kardeşlerin gözleri önünde geçiyordu. Ahmet inat, baba ondan inat sık sık benzer olayların yaşanması ile geçti günler. Neyse ki, dört çocuğunu da okutmayı amaçlayan baba Ahmet'i, Denizli Öğretmen okuluna gönderdi de yaşananlar belli bir zaman sonrasında unutuldu.

İkinci çocukları Mustafa için de Ankara Akşam Sanat okulunda yatılı olarak öğrenim yapma olanağı sağlanmış, ortaokuldan sonra o da kasabadan ayrılmıştı. Sanat okulu sıhhi tesisat bölümünde okuyacaktı.
Mustafa'nın yaşamı okul içerisinde geçmekte, okulun atölyesinde piyasa için yaptıkları işlerden öğretmenlerinin verdiği küçük paralarla harçlıklarını çıkarmaktaydı. Ailesi, parasal destekte bulunacak olanağa sahip olmadığından, okulun sağladığı harçlıkla yetinmek zorundaydı. Atölyede çok çeşitli işlerin üretimi ile ilgilendiğinden branşı yanında diğer konularda da teknik bilgi ve becerisini geliştirmişti. Okulu bitirdikten sonra Karabük Demir Çelik Fabrikalarında çalışmaya başlayan Mustafa kasabadan, Ankara'da memur olarak çalışan bir hemşerisinin kızını almış, yaşamın önemli dönemeçlerinden birisini daha geçebilmişti.

Çok yetenekli, elinden her iş gelen becerili birisiydi. Birkaç yıl fabrikada çalıştıktan, bir kız çocuğu babası da olduktan sonra tek maaşla geçinebilmenin olanaksızlığını düşünüyor, kendi kendine gelecek için iş planları yapıyordu. Aynı yıllarda, nitelikli niteliksiz insanların Almanya'ya ya da Avrupa'nın çeşitli Ülkelerine çalışmak için gidişini dikkatle izliyor, Gelecek planlarını o yönde ele alıp, oluru olmazı ile gözden geçiriyordu. Diplomalıydı. Hangi ülke olsa havada kapardı onu. Almanya'yı istedi... Kabul olmuştu isteği. Bir çocuk ve eşiyle birlikte ayrıldılar memleketten. Ailesi yanında olduğundan önceleri güzel geldi Almanya. Kurallara uyan, disiplinli, insan haklarının karşılıklı anlayışla bireyin mağduriyetine neden olmayacak bir hassasiyetle uygulanması anlayışının yer aldığı bir ortamda yaşadığını anlayarak, iç huzura kavuştuğunu zaman içerisinde fark etti. Kendisine ve içerisinde yaşadığı topluma karşı imrenme ile karışık güven duyduğunu anladı. Tek sıkıntısını çok çalışmak olarak değerlendiriyor, emeğinin karşılığını kuruşu kuruşuna aldığı için de çalışma konusunda giderek motivasyonunun arttığını hissediyordu. Huzurlu ve mutluydu Mustafa. Koşulların aynı ölçülerde devam etmesini istiyordu.

Böyle geçti birkaç yıl. İkinci ve üçüncü çocukları da aralarına katılmış, aile yaşamlarına her birey biraz daha mutluluk katmıştı. "İnsan yaşamında yer alan olumlu unsurlar, olumsuzlukları ya da riskleri de beraberinde getirecektir," anlayışının doğru kabul edilmesi gerekir; ailemiz de yıllar geçip çocuklar büyüdükçe yaklaşmakta olan sorunları artan bir kaygı ile izlemekteydiler. Almanya'da kalıp, okullarında Alman kültürü ile yaşama hazırlanmak ya da Türkiye'ye, öz vatanına çocukları göndererek, babanın çalışma yaşamına yalnız başına yaban ellerde devam etmesi... İkincisinin uygulanmasına karar verilmiş, Mustafa'nın on beş yıla yakın sürecek olan Almanya çilesi o kararla başlamıştı.

Uzun yıllar yapmakta olduğu kaynak işine devam etmesine son vermesi, daha kolay işlerde çalışma yaşamını sürdürmeyi gerçekleştirmesi gerekirken, can parelerinden ayrılma kararına varması irade dışı bir işlem olmuş, sıla özleminin karabasan misali duygularına baskısından başka bir konu ile düşünce bazında bile ilgilenememişti. Tek tesellisi, onlardan ayrı ama onların geleceği için yaban memleketinde ne kadar olduğunu kestiremediği bir sürede çalışacak olmasıydı. Olsundu; Ferhat'ta Şirin'ine kavuşmak hayaliyle yıllarca demir dağları delmek için çalışmamış mıydı?

Sabahları işe gitmek, akşamları , çok değil yakın geçmişte, her köşesinden cıvıl cıvıl yavruların seslerinin yankılandığı ıssız eve dönmek, alışmadığı ev işlerini yapmak zorunda olmak. Bir gününün özetiydi bu. Çok çalışacak, en kısa zamanda yuvasına kavuşmayı birinci derecede amaç edinerek, idareli bir yaşamı ödünsüz yürütecekti. Ailesi ile beraber iken severek yaptığı işi zor gelmeye başlamıştı. İşine gönülsüz gidiyor, bir üşengeçlik, üzerine çöktüğünü sürekli hissettiği bir tembellik hali, yoğun olarak yaşadığı ruhsal durumunu oluşturuyordu. Zaman zaman birden çok okuduğu Günter Wallraff'ın, "En Alttakiler" kitabında betimlediği yaşamlar aklına geliyordu. İşçilerin arasına girip onlar gibi yaşayarak, Türk işçilerinin çalışma ortamlarında çektiklerini dile getirişini anımsıyordu. Kendisini kitabın kahramanları arasında gördüğü anlar çok olmuştu.Her zaman yaptığı kendi kendine konuşmalarında, "yalnızlık zor, işlerimi çekilmez kılan bu. Çoluk çocuk yanımda olsalar işimden zerre kadar yüksünmem" diyordu.

Öğlen güneşinin tam karşıdan gözlerine çarpması gibi yoğun bir ışık, sürekli ıslak görünümlü kaldırım taşları, yeşil, kırmızı ışıklar, her gün kat edilen aynı yollar, açılıp kapanan aynı kapı, küçücük pencereleri ile soğuk duvarlar. Diyalogsuz, muhabbetsiz geçen günler, günlük yaşamının unsurları olmuştu. Yaşadığı gün bir öncekinin yinelenmesi idi. Tekdüze, özlem dolu, umutsuzluk içeren bir süreçte aylar hatta yıllar geçti. Vatan,aile, dost özlemi her an kafasında bir döngü olmuştu. Sürekli başını cam duvara çarpan Akvaryum balığına benziyordu. Doktorunun verdiği ilaç birkaç saat rahatlatıyor, sonrasında bir değişikliğin olmaması canını sıkıyordu.

Hafta arası bir gündü. Kaldığı evin önünde duran araçtan iki kişi çıkarak Mustafa'nın evinin kapısını çalmaya başladılar. Bir süre açılmadı kapı. Israrla bastılar zile ve kapı yavaş yavaş açıldı. Mustafa idi kapıyı açan . Almanca bir şeyler konuşarak arabaya binip uzaklaştılar. İş yerine gideceği zannedilirken hastaneye götürmüşlerdi. Doktorla uzun süren bir diyaloga başladılar. Bir ara doktora kolunu uzattı Mustafa. Ve cebinden çıkardığı kalem biçiminde bir çubukla kollarına yazmaya başladı. Kalem değildi kullandığı nesne ama kalem gibi Türkçe, Almanca sözcükleri kolunda okumak mümkündü. "Hayret" diyordu doktor. "Böyle bir şeyi ilk kez görüyorum, olamaz." "Herkesin, meslektaşların hepsinin görmesini istiyorum, haber verin lütfen."

Öğrenciler, asistanlar ve ilgili tüm personel görmek için Mustafa'nın odasında sıraya girdiler. Defalarca ellerine geçirdikleri nesnelerle koluna yazı yazdılar, imza attılar... Her ilgilinin olayı gördükten sonra yüz hatlarındaki değişim benzer biçimde idi. Şaşkınlık ve hayret ifadesi daha ilk bakışta anlaşılıyordu.

Birkaç gün sonra Mustafa'ya, sakinleştirici nitelikte bir iki ilaçla işverene hitaben yazılmış olduğu belli olan bir rapor verildi. Raporda:

"Yalnızlığına çözüm getiren, sevdiği ortam ve kişilerle birlikteliğini sağlayacak koşulların oluşturulması, hepsinden önemli olarak vurgulananın ise, güvendiği, sevdiği, dost bildiği en yakın insanlarla sık sık bir arada bulunacak bir ortamın sağlanması, sıla özlemi konusunun çözümlenmesinin gerekliliği belirtiliyordu."

Her dost ve sevdiği ortamlar ilacı olmuştu. Yıllık izinlerinde ise, sık sık anımsadığı vatan hasretini gidermeye çalşıyor, bulunduğu anı belirlemek, Türkiye'de olduğunun farkında olduğunun bilincinde olmak için, vücudunun rasgele bir yerine çimdik atarken, derin derin memleket havası soluyordu. Çocuklardan sonra en ağır gelen duygunun vatan hasreti olduğunu tereddütsüz kabul etmişti.


(Gelecek yazımızda konumuza devam edeceğiz.)

MEHMET ATILGAN
16 Eylül 2014



963 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı