• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
OLMAZ OLMAZ -3 (2 Kilo Odun)
13/05/2014


2 KİLO ODUN

Yıl 1967. DTCF' de öğrenciyim. Yıldırım Beyazıt Meydanına açılan, Altındağ caddesinde ağabeyime ait bodrum katta bulunan iki odalı evde, kardeşimin yanında kalıyorum. Kredi Yurtlar Kurumu'nun ödediği öğrenci kredisi ile yaşamımı sürdürebilmek için maddi bir destek mutlaka gerekiyor. O nedenle kardeşimde kalmam büyük bir katkı sağlıyor bana.

Yıldırım Beyazıt Meydanı, Cebeci'ye ve Bahçelievler'e, sonraları hizmetten kaldırılan troleybüslerin ilk hareket noktası. Toplu taşım araçları, dolmuşlar ve belediye otobüsleri ile sınırlı, özel halk otobüsleri henüz yok. Cebeci'ye giden troleybüs okulumun önünden geçer ama öğrenci ücreti 20 kuruş. Ev ile okul arası iki kilometreden biraz fazla. Genellikle erken kalkıp bu yolu yürüyerek gidiyorum okula.

Dersten erken çıktığım günlerden birisi. Ara sıra uğradığım kantine, bir tanıdık var mı diye şöyle bir baktıktan sonra okuldan ayrılmayı düşünmüş olacağım ki, kapısından içeri girdim. Dil Tarih'in kantini okullar arasında en ünlüsüdür; okulda kız öğrenci sayısı diğerlerine oranla daha fazla olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Masanın birisinde arkadaşlarımın oturduğunu görerek bir çay içtikten sonra ayrılmaya karar verip, bir sandalye kapıyorum.

Masanın etrafında oturanlara Zonguldaklı Hüseyin, her zaman olduğu gibi dinleyenleri kendisine baktıran bir anlatım yapmakta...Konuyu anlamaya çalışıyorum. O anda masadan yükselen kahkahaya, sonradan geldiğim için ben dahil olamıyorum...Herkesin konuşmaktan zevk aldığı bir kişilik Hüseyin. Beraberken insanda sinerji yaratan birisi. Geçmiş yaşamını ve özelini bir hayli bildiğim için "yaşamın içerisinden gelen bir insan" diye kaç kez yorum yapmış olduğumu anımsıyorum.

Onun, çay ve yumurtadan oluşan rutin beslenme şekli herkes tarafından bilinir. Kişiliği ve ilginç öğrencilik yaşamı, anımsayan herkesin yüzünde mutlaka tebessüm oluşturacaktır. Ama bir başkası yumurtadan bahsedince, kusma derecesinde mide bulantısı yaşar. Hüseyin'in öğrenci kredisini aldığından başlayarak ilk onbeş gün yumurta ve ana maddesi yumurta olan yemeklerle, kalan onbeş günde de hep çay ve yanında ekmek v.b. yiyeceklerle beslendiğini öğrenci çevremizde bilmeyen yoktur. Bunlara karşın hep neşeli, yaşamı ciddiye almayan, şakacı, konuştuğunda çevresindekilerin can kulağı ile dinlediği şeytan tüylü bir arkadaştır. Onunla ilk görüşmemizde içim ısınmış, kırk yıllık ahbapmış gibi ilişkimiz o günden itibaren başlamıştı.

Öğrenci cemiyeti seçimlerinde birlikte olurduk Hüseyin ile. Muhittin adında bir hemşerisi ile her seçim öncesi görüşür, oyumuzu da ona verirdik. Dil Tarih'te sosyal demokratlar hemen hemen her seferinde seçimi kazanırdı... Cemiyetin fakir öğrencilere her öğlen sunduğu yemekten, Muhittin'in Hüseyin'e ara sıra verdiği fişlerle yemek yerdik. "Muhittin neden sana sürekli yemek yeme olanağı yaratmıyor" diye sorduğumda; " Mehmet, durumu benden daha beter, bir kuruş geliri olmayan öğrenciler var, onlara yetiştirsinler ben razıyım, biz hiç değilse öğrenci kredisi alıyoruz" diye yanıt vermişti. O günlerde yemek yemeyeceğini bildiren öğrenciler olduğu için bizler yemek yiyebiliyormuşuz. Ara sıra yemek yememiz bile, bunu işittikten sonra beni rahatsız etmişti. Bir de, şikayetçi değildim ama her seferinde kuru fasulye yanında pilav yemeği yememiz, her gün aynı menü mü? Sorusunu akla getiriyordu.

Masada bir arkadaş, "Demirel yarın bizim okula gelecekmiş haberiniz olsun" dedi. Neden acaba diye düşünürken birisi, Ankara Üniversitesi'nin açılış töreni her yıl Dil Tarih'te yapılır, bilmiyor musunuz dediğinde, okulların yeni açılmış olduğunu anımsayarak merakımızı gidermiş olduk.

"Çiçeği burnunda denilebilecek başbakandı Süleyman Demirel. 27 Mayıs Askeri Harekatından sonra kurulan Adalet Partisi'nin genel başkanı olan asker kökenli Ragıp Gümüşpala'dan devralmıştı görevi. Gümüşpala, harekat esnasında orgeneral rütbesi ile 3. Ordu Komutanıdır.İhtilalin kimin önderliğinde yapıldığını sorar. Önderin kendisinden kıdemli biri değilse ordusu ile Ankara'ya yürüyüp harekata son vereceğini bildirir. Bunun üzerine emekli olup İzmir'de oturan Org. Cemal Gürsel askeri uçakla getirilerek Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun yerine lider yapılır. Gümüşpala da emekli olduktan sonra partide kurucu üye olmuş ve genel başkan seçilmiştir. Ani ölümü sonrasında Demirel genel başkanlık koltuğuna oturur. Darbeden sonra yapılan ilk seçimden CHP birinci parti olarak çıkmış, İsmet İnönü tek başına hükümet olamadığı için , Demirel'in başında bulunduğu Adalet Partisi ile kurmuştur. İsmet İnönü'nün başbakanlığında yürütülen koalisyonun başbakan yardımcılığını Demirel yürütmüş, 1965 yılında yapılan ikinci seçimde de tek başına iktidar koltuğuna oturmuştur... Genç başbakanı merak ettiğim için, hakkında konuşulanların da etkisiyle töreni izlemeye karar verdim. Tören çıkışında sağ elinde fötr şapkasıyla, etkileyici bir görünüm vererek önümüzden geçmişti. Siyasete atılmadan önce,Boğaziçi Köprüsü'nün projesini hazırlayan(1954) ABD'nin Morrison Şirketi'nin Türkiye temsilciliğini yapmış olmasından geliyor olsa gerek bazı çevrelerde; Morrison Süleyman lakabı ile anılıyordu. Daha sonraları Çoban Sülü, su mühendisi olarak da adlandırılacaktır.

1961 Anayasasının, yaşanan soğuk savaş dönemine aykırı olarak özgürlükleri artıran bir anayasa olduğu söyleniyordu. Bazı hukukçular ise, bu özgürlüğü kullanacak mekanizmaların anayasada yer almadığı görüşündedirler. Anayasa ile, sosyal - demokratik devlet anlayışı çerçevesinde işçilere grev hakkı tanınması, işçi ve memura sendika kurma ve toplu sözleşme hakkı verilmesi, hak ve özgürlükler açısından sağlanan ilk uygulamalar olarak değerlendirildiği söylenebilir. İnönü- Demirel koalisyonu ile öne çıkan ve Türk siyaset tarihinde uzun yıllar gündemi
İşgal edecek olan kişilik de, grev ve toplu sözleşme hakkının uygulamaya konulmasına öncülük eden hükümetin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit olmuştur.

Anayasanın yürürlüğe girmesi ile her kesimde hissedilen özgürlüklerden en fazla etkilenen tarafın üniversite çevresi olduğu rahatlıkla söylenebilir. - Yüksek öğretimi olabildiğince güçleştiren baraj sistemi, üniversite harçlarının öğrencinin ödeme gücünü zorladığı gerçeği, programlarda yer alan derslerin öğrencinin gelecek yaşamında kullanabileceği konulardan oluşması - gibi sorunlar, okul ve üniversitelerin özel koşulları çerçevesinde konuşulmaya, tartışılmaya başlamıştı. 1968'de ilk kez DTCF'de masum ve makul öğrenci hak ve istekleri şeklinde başlayan boykotlar, diğer fakülte ve üniversitelere kısa sürede yayılmış, sosyal olaylar da Başbakan Demirel'in deyişi ile "ülkeye bol gelen anayasa" yüzünden yaygınlaşmıştır. Öğrenci olayları ile dikkat çeken süreç, 12 Mart dönemi başbakanı Ferit Melen'in "bu anayasa lükstür" tanımlaması ve ikinci kez Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahalesi; 12 Eylül 1980 darbesi sonunda ortadan kaldırılacak anayasada ilk değişikliklerin yapılmasına zemin hazırlamıştır.

27 Mayıs Darbesi'nin faturası Başbakan Adnan Menderes ve iki arkadaşına kesilirken, 12 Mart'ın bedelini de bir anlamda öğrenci lideri Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı ödemiştir.
* * *
Kış kendisini hissettirmeye başlamış, havalar da soğumuştu. Hüseyin ile ders aralarında konuşuyor, soğuğa karşı aldığı önlemi, nasıl ısındıklarını soruyorum. "Ne yaparsan yap sabahleyin buz gibi bir ortama uyanacaksın" diyor... Üç arkadaş bir tek odada kalırken, doğuya tayini çıkan bir hemşerilerinin yol uğrağı yapacağını ve birkaç gün onlarla kalacağını söylüyor. "Yeriniz var mı?" diyorum, yüzüme bakıyor ve "müsait değiliz, gelme mi diyelim?" diyor. Konuk, hoca imiş. Tayini Tatvan'ın bir köyüne çıkınca, Hüseyinleri görmek için iki gün önce yola çıkacakmış. "Yanlış anlama cami hocası" dediğinde gülmüştük. "Yarın dersten çıkınca bize gidelim, hafta sonu zaten, sana mükemmel bir yumurta yemeği yapayım. Hem hoca da var, hoş sohbettir, iyi vakit geçiririz," dediğinde hayır diyemedim.

Ev, Altındağ semtinde idi. Denizciler Caddesini geçerek Anafartalar Caddesine, oradan da Bent Deresine geçtik. Altındağ'a uzanan yolun girişinden önce bir oduncuya girdiğimizde iş yeri sahibinin Hüseyin'i tanıdığını konuşmalarından anlamıştım. Sobada yakılacak şekilde kesilmiş odunlar ile duvarı örülmüş bir kapıdan içeri giren Hüseyin, 25 cm kadar çapı olan aynı boyda kesilmiş bir odun ile döndü. "Usta tart bakalım şunu" diyerek kantarın olduğu tarafa yürümeye başladı. Sahip, odunu tarttı ve hiç unutmam, kırk kuruş ödeyeceğini söyledi. Hüseyin, cebinde taşıdığı fileyi çıkartarak odunu bir güzel yerleştirdi. Ben daha sonra ne yapacağımızı bilmediğim için şaşkınlık ve merak dolu gözlerle kendisine bakıyorum. "Haydi bakalım gidiyoruz" dediğinde ben hala, biraz daha odun alacağız, ben de yardım edeceğim ve öyle gideceğiz diye düşünüyor olacağım ki, ikinci uyarıdan sonra yola koyuluyoruz. Ve beni bir gülmedir alıyor. " Hüseyin parasını ödedin mi? Dediğimde, " krediyi alınca ödeyeceğim" demesiyle de bir kahkaha daha bırakıyorum. Soğuk günlerde odunu bu şekilde alıp Altındağ'ın en tepe noktasında bulunan eve filede taşıdığını anlatıyor bana. "Daha fazla alsam o yokuşta odunu nasıl taşırım" diye de haklılık çıkışında bulunuyordu.

Gerçekten de en tepedeydi ev... Her gün bu yokuşu çıkan arkadaşıma hem acıyorum hem de Hüseyin'e uygun işler diyerek için için gülmekten kendimi alamıyorum... Birisi tuvalet dört kapının açıldığı bir avluya giriyoruz. "Bizim oda karşıdaki" dediğinde başka kiracıların da olduğunu anlıyorum... Ayakkabıları avluya çıkarttık odaya gireceğiz. Kapı iç kısma açıldıktan biraz sonra bir şeye çarpmış olmalı ki, tak diye bir ses duyuluyor. Sonra içeri giren, merdiven çıkar gibi somyanın üzerine çıkıyor. Antre, ayakkabılık gibi bir boşluk yok. Odada, açılan kapının çarptığı bir odun sobası var, kalan her yer somya ile kaplı. Bitişik düzende dizilen dört somya sayıyorum ve ayakta duramıyoruz çünkü, başımız tavana çarpıyor. O yüzden hemen oturmuşuz... Yatakların üzerine bir yaygı serilmiş, üzerine de toplama tahtalardan yapıldığı belli olan, ayakları kısacık yuvarlak bir sofra konulmuştu. Hüseyin dışarı çıkmış, gaz ocağını pompalamakla meşgul. Az sonra da buram buram kokusu ile yuvarlak bakır bir tava içerisinde yumurta yemeği getiriliyor. Ekmekler el ile bölünüp dağıtılırken, sakinlerden birisi de dört adet elmayı, yanında bir mutfak bıçağı ile sofraya koyuyordu. Kapının arkasından gelen sesler birisinin sobayı yakma uğraşında olduğunu gösteriyordu. Daha sonra getirdiğimiz biçimli kütüğün üstte bulunan deliğinden pat diye teneke sobanın içerisine bırakıldığını görüyorum. Bu işlemden sonra Hüseyin, ellerini neşeli görünen hareketlerle birbirine çarparak, "artık yavaş yavaş yanacak" diyordu.

Bağdaş kurarak oturmuş dört kişi vardı sofranın etrafında. Sobanın yanıyor olduğunu hissettiren çıtırtılar ara sıra duyuluyordu. Hüseyin'in ev arkadaşı Ünal ne zaman taşıdığını görmediğimiz şarap şişesini sofranın ortasına koymuş, gülüp duruyordu. Baktım hocadan bir tepki yok. Herkes,yumurtalı sokumları götürmekle meşgul... Tavada yemek kalmamıştı. Alıp sobanın yanına koydu Ünal... Sonra da elmayı soyup dilimlemeye başladı.Hüseyin, şişeyi açmakla meşguldü. Bir taraftan da, "hayrola, nereden geldi?" diye şişeyi işaret ederek soruyordu Ünal'a. "Üzümünü ye, karışma!" diye bir yanıt aldı. "Arkası var daha" diyordu. Hüseyin, şaşkın ama mutlu. Israr etmedi. Sofranın ortasına yer alan bir sahanın içerisine dilimlenmiş elmalar konulmuş, çay bardağından oluşan kadehlere şarap doldurulmakta... "Bana koyma! Dedi hoca. "De ulan de, başlatma!" Diyordu Hüseyin. "Misafirimiz var, bu gün olmayıp da ne zaman olacak?" Hoca bir bana baktı, bir Hüseyin'e baktı. O arada dört kadeh de doldurulmuştu.
"Biliyorsun hoca vazife bu kadar değil." Dediğinde hoca durgunlaştı, sağa sola bakışı yardım ister gibiydi. Ben ne olduğunu anlayamadım. Ünal da parmakları ile hocaya sus anlamında , ayıp oluyor misafire karşı der gibi işaretlerle beni gösteriyordu. İlk kadehler, gözler hocanın üzerinde bir dikmede boşaltılmıştı ki, Ünal gerçekten çok güzel sesi ile,
"Sevda yüklü kervanlar, senin kapından geçer,
Aşk şarabı içenler yarin derdine düşer,
Bu han garip yatağı, bülbül derdim ortağı
Aşkın söyletir beni feryat feryat.."

Şarkısını söylemeye başlamıştı. Hüseyin, "hah şöyle, neşelensin ortam. Sağ ol Ünalcığım" derken, boşalan bardakların hemen doldurulduğunu gördüm. Herkese elma ikram edildi. Ünal ikinci şarkıyı bitirmiş hocaya bakıyor, bir taraftan da Hüseyin'e işaretler atıyordu.
" Hoca nazlanma Allah aşkına, bu gün böyle işte."
" Allah adı verme" diyordu hoca. " olacak iş var olmayacak iş var"
" İş senden bitecekse olmayacak iş midir?" Dedi Hüseyin. "Hoca her ortamda görevini yapar, hadi nazlanma."
" Nazlanma işi değildir bu. Olmayacak iş istiyorsunuz benden." Dediği sırada ikisi birden hocanın kollarından iterek sırt üstü yatırmışlardı. Ben atıldım, Hüseyin'in kollarından tutarak hocadan uzaklaştırmaya çalışırken, "beni misafir sayma Hüseyin!" diyordum.

O gün hayatının en zor ve kötü gününü yaşadığını söyleyen hocaya ikisi de kahkahalarla gülüyorlardı.... İki parmağımı kerata yaparak ayakkabımı giymiş, avluyu da geçerek dışarı çıkmıştım.
* * *
Hava kararmış, ışıklar yanmış, Ankara'da bir akşam daha başlıyordu. Üst üste oturmuş Altındağ'ı gecekondularının arasından kıvrılarak Bent Deresi'ne inen yolu geçerken, ışık kümelerinden süzülerek gelen her bir sesi anlamaya çalıştım; öfke yazıyordu... Neşe yazıyordu... Bazılarında "umut" yazdığını okur gibi oldum... Ama "kaygı" idi en yoğun olanı.


MEHMET ATILGAN
13. May. 2014



1122 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı