• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
OLMAZ OLMAZ (2) - Dünya Küçük
21/04/2014
DÜNYA KÜÇÜK

"Aşağı Yüz" mevkii bağlarının üzümlerinin serilmesi üzerinden onbeş gün geçmiş, avgınlarda kurumuş üzümler toplanmayı bekliyor. Kale bedenlerine eşilmiş ambarlara taşınacak, salkım aralarında kalan ve istenildiği gibi kurumayanlar serilecek ki, kurusunlar. Köyün kış tatiline girebilmesine kadar yapılacak epey bir iş var...İşte bu günlerde açıldı okullar. Aileler, okul tatilinde az da olsa katkı sağlayan öğrencilerden mahrum kalarak kalan işleri yapmak zorundalar. En bereketli ay olan eylül ayının ortalarında bir gün... Güneşli, mayıs ayı benzeri yakmayan, üşütmeyen günlerden birisi.

Çatal kapının açılması ile evin önünden geçen ana yol boyunca çıngırak sesi yayılmış, komşular, evimizde yaşanan hareketi duymuştu. Sabah güneşinin henüz ısıtmayan ilk ışıkları yaşam sevincini artırıyordu.

Elimde, babamın İstanbul'dan getirdiği kiremit rengi deri çantanın içerisine, okulun ilk günü olduğu için sadece bir defter, bir kalem koymuşum. Çantayı sallayarak "Yazı" yönünde yürüyorum. Onbeş yaşın dinamizmi ile önüme gelen küçük taşlara vole atmam, okulun o gün açılıyor olmasına duyduğum sevinci değil, okul gidiş gelişlerini öğrenci servisi ile yapacak olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Ortaokul üçüncü sınıfı okuyacağım. İlk iki yılda, sonbahar aylarında okula yayan olarak gidip geldiğimiz için, yedi kilometrelik yol sabah akşam yürüyüşleri ile çok yorucu olmakta, ders dinlemek ve akşamları ders çalışmak için enerjimiz bir anlamda yollarda tüketilmekteydi. Öğrenci servisi ile gideceğimiz haberi arkadaşlar arasında bomba gibi patlamıştı. Artık kış aylarında da annemizin sıcak yemeğini yiyecek, ailemizle kalacaktık. Kiralık evlerden, ısınma sorunumuzdan, yemek derdimizden kurtulmuşluğun sevinciydi belkide yaşadığım.

Land Rover marka arkası çadırlı jeep, tüm öğrencilerin beğenisini kazanmış, sevindirmişti herkesi. Yayan gidip gelinen günlerde sabahın erken saatlerinde yollara düşerken, derslerin başlamasından yarım saat önce araba ile üstelik oturarak gitmek, dünyanın en konforlu yaşam biçimini anımsatıyordu. Her öğrenci bulduğu boş koltuğa oturmuş, sessizce, gelmeyenler bekleniyordu. Aynı sınıfta okuduğumuz Ahmet en sona kalmıştı.Şoförümüz evlerinin bulunduğu sokağın başına dikmiş gözlerini, bekliyoruz... Ahmet'e nerdesin anlamında bakışımız, arabanın çalışması ile dağılıyor, hepimizin de mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Şoför mahalli iki bayan öğrenciye ayrılmış, çadırla örtülü kasanın tamamı öğrenci ile işgal edilmişti.Yolculuk heyecanı okulun açılmasının verdiği burukluğu gölgeliyordu.

Gözlerinde yanan ışık her ne kadar mutluluğunu gösterse de, oturuş şeklinden yorgun halini okumak mümkündü Ahmet'in. Okul harçlığını sağlamak için "artık" tahtalardan yaptığı boya sandığına sahip olmanın verdiği sevinç, okul servisine kavuşma sevinciyle birleşerek bakışlarına yansırken, geç saatlere kadar müşteri peşinde koşmasının verdiği yorgunluk da bedenine oturmuştu.

Babalar anlaşmış gibi çocuklarına günlük 25 kuruş harçlık vermekteydiler. Harçlık deniliyordu ama öğle yemeğinde yarım ekmek ve arasına konulan 100 gram tahin helvasının karşılığı idi. Hiçbir öğrencinin parasını harçlık gibi görerek harcama lüksü yoktu. Tam gün öğretim uygulandığı için de öğlen öğününde en azından bir şeyler atıştırmak zorunluydu... Ahmet okul sonrası zamanda, bu harcamayı kazanmanın çabası ile omuzlarında boya sandığı kahve kahve dolaşmak zorundaydı. Ailesi sadece okul servis ücretini karşılayabiliyor, Ahmet'e de hiç değilse 25 kuruşu kazanmak kalıyordu. Arkadaşların çoğunluğu ailelerinden her gün bu harçlığı düzenli olarak alabiliyor, az miktarda alanlar ise katıksız ekmek yemek zorunda kalıyordu. O günlerde "sana" markalı margarin yağı yeni çıkmıştı. Fırından aldığımız sıcak ekmeğin içerisine koyup eriterek yemeyi severdik ve bazı zamanlar öğlen yemeği menüsü bu şekilde olurdu... Katıksız ekmek yiyen bir arkadaşımın kuru ekmeği musluğa tutarak ıslattığını ve "bak bizim oğlan içerisine sana yağı koydum" dediğini hiç unutmam.

Derslerimizin az çalışmamızı gerektirdiği bazı akşamlar "Yazı'ya" çıktığımda ayakkabı boyarken görürdüm Ahmet'i, konuşurduk. Fazla zamanı olmazdı konuşmak için. Zaten aynı sınıfta olduğumuz için uzun uzun ne konuşacaktık ki? Konuşma anında bile gözlerini ayakkabılardan pek ayırmazdı. Bir çift ayakkabı boyamanın bedeli ikibuçuk kuruştu(delikli, sarı renkli yüz para). On adet boyama yaparsa öğlen yemeği parası çıkacaktı. Çoğu gün sanal sana yağı ile karnını doyurduğunu zannediyorum. Göreme Turizm'in kurucusu Ağanın Paşa Ağabey sık sık ayakkabısını boyatır, karşılığında da 25 kuruş verirdi. Ahmet'in Paşa Ağabey'e karşı ilgisini hala unutmam ve onun ayakkabı boyattığı günlerdeki mutluluğunu.

Ortaokulu bitirdikten sonra Ahmet sanat enstitüsüne gittiği için sınıf arkadaşlığımız da sona ermiş, zaman zaman okul dışı günlerde görüşür olmuştuk. Diğer arkadaşlarımızla sık sık buluşarak futbol oynarken, Ahmet'in mesaisi sürdüğünden olacak görüşmelerimiz tesadüfen ve seyrek olur olmuştu. Ancak, lise öğrenimimiz sürerken kasabamızda yeni açılan kütüphaneye kitap sağlamak amacıyla oluşturduğumuz tiyatro grubunda Ahmet'in de rolü olduğu için provalarda, sonraları da temsiller sırasında hep beraber olduk. Ürgüp, Ortahisar ve Göreme turnelerinde de "sağır" rolü ile oyunu sürükleyen oyuncuydu Ahmet. Temsiller sonunda yeni kütüphanemize kazandırdığımız 800 adet kitapta emeği büyüktür.

Sanat enstitüsünü bitirdikten sonra İstanbul'a gittiğini ve mimarlık öğrenimi yapmak için bir özel okula kayıt yaptırdığını duyduğumuzda çok şaşırmıştık dersem doğru söylemiş olurum. İstanbul'da yaşamak, öğrenim ücretinin yüksek olduğu özel okulda okumak, kimin cesaret edip de yapabileceği bir işti! Bırakın uygulamayı, o günün koşullarında düşünce olarak bile yaşayamazdık. Özel okulların yüksek öğretimde yeni yeni etkinliğinin başladığı o yıllarda, "parası olanlar ancak okuyabilir, bizimle ilgili bir olgu değildir" diye düşündüğümüz bir konuda, İstanbul gibi bir metropolde hem yaşamak hem özel okulda okumak yorumlayamadığımız bir konu idi. Ahmet geleceğinin planını, şapkasını önüne koyarak ve yalnız başına yapmış, düğmeye basmıştı. Duyumlarımıza göre bu yükü özel ders vererek omuzlayacaktı!
Yola çıkmıştı bir kez, omuzlamak zorundaydı... Hesaplar planlar bu şekilde yapılmıştı. Ancak, yaşamında belkide ilk kez şanslı da olduğunu hissettiren bir hükümet kararı ile karşılaştı. Evet, özel okullarla ilgili bir karardı bu: Sınavla resmi okullara geçilebilecekti. O engeli de aştı, Güzel Sanatlar Akademisi'ni kazanarak kaldırabileceği mucizelere bağlı bir yükü üzerinden atmıştı.
Ortaokuldan başladığı tek başına, kimseden destek almadan yürüttüğü yaşam savaşımının en önemli dönemecini mimarlık diploması ile taçlandırdı... Daha sonra evlendiğini ve Türkiye Elektrik Kurumunun Ankara'da bulunan Genel Müdürlüğü'nde görev aldığını gördük. Ara sıra görüşüyorduk Ahmet'le. Girişimci ruh, çocukluktan gelen birikimle daldan dala konuyor, bir koltuğa iki karpuzu sığdırıyordu. Bu, kendisine çok yakışan bir yaşama biçimiydi ve çok iyi anlıyordum. Yıllar geçtikçe kurduğu kooperatiflerle insanların, konut gibi insan yaşamının en uç hayallerini süsleyerek edinme özlemi duyduğu isteklerini karşılıyordu.

Sıhhiye'de bulunan bürosuna zaman zaman gider geçmişi, günceli konuşur, özlem giderirdik. Emekli olmuş, torun torba hesabı yaşayıp giderken, kooperatif işlerini yürütmeyi kesintisiz sürdürüyordu.
* * *
2013 Yılının ekim ayı ortalarında bir gün. Güzel bir sonbahar akşamına kavuşmak için henüz birkaç saat var. Kızılay'da diş doktorumdan öngördüğüm saatten önce çıkmış, uğrayabileceğim ahbapları, dostları düşünüyorum. Ahmet öncelik alıyor ve telefon ediyorum.
" Alo... Ahmetçiğim nasılsın, iyi misin? Ben de iyiyim sağol. Kızılay'dayım. Doktora gelmiştim de, işim erken bitince sana bir uğramak istedim. Müsait misin, yerinde misin?"
" Hayır, yerimde değilim bizim oğlan Gölbaşı'ndayım"
Gölbaşı'nda da, üyelerinin konutlarına yerleştiği ve "Uçhisarlılar" adını verdiği bir kooperatifte kendisinin de bir konutu vardı.
Atatürk Bulvarında bulunan İş Bankası'nın arka tarafındaki Selanik Caddesi'nin başlangıç noktasında bulunuyorum ve çevrem kalabalık. Bulunduğum yer Ahmet'in bürosuna bir kilometreye yakın mesafede.
" Tüh ya! Gelmişken seni görseydim iyi olacaktı.Kısmet değilmiş, başka zaman görüşürüz. İşlerin nasıl, bir sıkıntı yoktur umarım?"
" Yok yok, yuvarlanıp gidiyoruz işte. Sende ne var, ne yok?" Derken, telefonun sesinde bir canlanma, bir tuhaflık hissetmiştim. Ses yüksek çıkıyordu.
" Sağol iyiyim" demeye kalmadı, Ahmet'in karşımda, telefonu sağ eliyle kulağına götürmüş konuşuyor olduğunu gördüm. O da beni görmüş, bir anlamda yüz yüze gelmiştik. Bir süre bakıştıktan sonra ikimizi de bir gülme almıştı. Kahkahalarla, gülme krizine tutulmuş gibi epey bir süre güldük. Sonra da ayak üstü biraz konuştuktan sonra yakındaki pastanede bir kahve içmeyi teklif ettim ama benim de emin olduğum, yapılması gereken bir sürü işi vardı. Sonrası bir gün büroda buluşmak üzere ayrıldık.
* * *
Çocukluk yıllarımdan beri kesintisiz olarak izlediğim Ahmet'in yaşamına saygı duyduğumu kendi kendime sorduğum sorularla doğrulamışımdır. Hayal değil gerçek. Adım adım, basa basa, üzerinden geçerek katedilen, özgürce ve sadece kendine özgü bir yaşamdı izlediğim. İnsanın kendisi ile gurur duymasının temelinde emek varsa, uzun uğraşların sonucu elde edilen değer başarı olarak değerlendirmeyi hak etmişse, saygı duymamanın karşılığı kocaman bir boşluk olsa gerek. Bu duygularla Ahmet'in "beyaz yalan"ı aklıma geldikçe ona saygımın biraz daha arttığını anımsar, gülümserim. Arkasından bakarken omuzlarına hayalen yerleştirdiğim ahşap boya sandığının altın gibi parladığını görmekten kendimi alamam.
Uzun, sağlıklı ve mutlu yaşamayı hak ettiğine hiç kuşku duymam. Yolun açık olsun Ahmet!

MEHMET ATILGAN
21 Nisan 2014



1044 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı