• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
OLMAZ OLMAZ (1) - Son bir kez
19/03/2014

                                        SON BİR KEZ

 Ankara’ya ikinci kez gittiğimde öğrenci sayılırdım. Kazanmıştım çünkü.     Ailemin maddi durumu tüm gereksinimleri karşılayacak ölçüde olmadığı için ara sıra alacağımız harçlıklarla yetinecektim. Kredi Yurtlar Kurumu geri ödemeli öğrenci kredisi veriyordu ama, ufukta küçücük bir olasılıktı bu. “Yok canım bize mi kaldı! Tanıdık yok, torpil yok, mümkün değil.” (aradan geçmiş kırk küsur yıl bu anlayışı hala yaygın biçimde yaşatır Türkiye.) Başka da çare olmadığı için umutsuzca başvurmuştum… Öğrenci kredisi almaya hak kazandığımı işittiğim an yaşamımın en özel anı olmalı. Yüzelli liralık bir katkı kardeşimin yanında kaldığım sürece öğrencilik yaşamımda bana yeterli olabilecekti. Öğrenim sürecinin başlangıcında maddi gereksinim sorunumu böylece çözümlemiştim.

Bülent’i ikinci sınıfta iken tanıdım. Soyadı Gürs idi. Soyadını ilk işittiğimde -nüfus memurunun yaptığı hatalardan birisi daha- diye düşündüğümü anımsıyorum. İlk bakışta kumraldan biraz daha açık, kıvırcık saçları ile dikkat çekiyordu. Ağız yapısı, biçimli burnu, her an gülücüklü yüz şekliyle ilk karşılaşan her insana olumlu bir izlenim bıraktığı kanısını ben de, daha ilk karşılaşmamızda edinmiştim. Daha sonraki ilişkilerimiz de bu kanımı pekiştirdi. Güzel bir insanla arkadaşlık yapma isteği her insanda olduğu gibi bende de olumlu duygular yaşatmıştı.

Babası Sağlık Bakanlığı’nda çalıştığı için Sıhhiye’deki lojmanlarda oturuyordu. Derslerimiz, farklı sınıflarda olduğundan bazı günler çakışırdı. O zamanlarda buluşur kantinde çay içer, ondan benden konuşurduk. Bizim memleketi merak eder, ben anlatırken de “mutlaka görülmesi gereken bir yöredir” diye konuşmamın arasına girerdi. Bir seferinde evlerine davet etti. Gittiğimde çok lüks döşenmiş bir Ankara evini ilk kez gördüğümü fark ettim. Bizim köy evleri ile karşılaştırınca komplekse kapılmamak mümkün değildi. Okuyoruz da, ileride böyle olanaklara sahip olabilecek miyiz diye de düşünmeden edemedim. Her yönüyle birbirimizi beğendiğimizi, çok iyi anlaştığımızı ikimiz de düşünüyor olmalıydık. Bu ilişkiler, Kapadokya bölgesine birlikte gezi düzenleme kararına kadar götürdü bizi. Gezide bölgenin görülmesi gereken yerlerini gezdikten sonra, “çok etkilendiğini, böyle günübirlik geziyle bölgeyi tanımanın mümkün olmadığını ve mutlaka yeniden gelinmesi gerektiğini” söyleyip duruyordu. Bülent’e,

“kararlaştırdığımız bir zamanda birlikte gelebileceğimizi, kendisini konuk etmek istediğimi” söyledim. Çok sevindi bu önerime.

Öğrenciliğimin devam ettiği yıllarda, çevre  kasabalarla futbol karşılaşmalarını sürdürdüğümüz için zaman zaman maçlar yapıyor, Hisar Spor’un ayakta kalmasını da sağlamış oluyorduk. Bülent’in iyi futbol oynadığını öğrenmiştim. O sıralarda da “Nar Gençlik” ile bir karşılaşma kararlaştırılmış, Nevşehir’in sahasında oynamak için de gereken izinler alınmıştı. Bu haberin tüm takım arkadaşlarımı heyecanlandırdığını hala anımsadıkça yeniden heyecan basar beni. Heyecanın ana nedeni Hisar Spor’un ilk kez Nevşehir’de üstelik, nizami bir sahada maç yapacak olmasıydı. Uçhisar’a yaptığım bir ziyarette takım arkadaşlarım olan, Kalecilerimiz; Şenel Güneri ile Musa Başaran ve oyuncular; Yılmaz Ünlü, İzzet Güzel, Muammer İlaslan, İsmail Pürsün, Mustafa Bay, İbrahim Şağul, Osman Başaran ve şu anda anımsayamadığım diğer oyunculara, kafamda olgunlaştırdığım düşüncemi açıklayarak,”Bülent Gürs’ü bu maçta oynatmayı kabul ederlerse, getirebileceğimi” söyledim. Bülent’i oynatmanın herhangi bir sakıncası yoktu. Futbolcu lisansı ve başka bir kayıt uygulaması olmadığı için oynatabilirdik.

Herkes, Nar Gençliği’n bizden güçlü olduğunu aynı sahada çeşitli takımlarla karşılaşmalar yaptığını, Nar’lı olup da, Nevşehir Güneş Spor’da oynayan oyuncularının olduğunu biliyor, ilk kez nizami bir sahada oynamanın deneyimsizliğinin bir hezimete neden olmasından çekiniyordu. Önerime itiraz eden olmamış, aksine sevinmişlerdi.

Doksan dakikayı zor bitirmiş, 1-0 kaybetmiştik maçı. Sevinmekle üzülmenin arası bir duyguyu maç sonrası bütün arkadaşlarımın yaşadığını biliyorum. İyi bir sonuç diyorduk kendi kendimize. Hezimete uğrama olasılığının yüksek olması karşısında bu sonuçla dönecek ve kendimizi meraklılara anlatabilecektik. Bülent defansta ortaya koyduğu oyunla tüm arkadaşların ve seyircilerimizin beğenisini kazanmış, içimizden birisi gibi olmayı zaten kısa sürede başarabilmişken, sevgisi bir kat daha artmıştı.

Ertesi gün onu Vasıl Deresi’nden yürüyerek, özellikle savakların içerisinden geçirip Göreme’ye kadar götürdüm. Savakların esprisini, bildiğim kadar yörenin tarihini anlatırken beni heyecan ve merakla dinlediğini unutamam. Çok yorulmuştuk. Akşamleyin annemin, tandır yakarak hazırladığı ve iyi yaptığını herkesin bildiği yemeklerinden, içimizden birisi imiş gibi sofra anı sohbetleri yaparak iştahla yediğimizi de unutmadım. Babam , önceleri bana anlattığı Kurtuluş Savaşı anılarını kendisine anlatırken dikkatle ve meraklı bakışlarla dinlediği gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Akşamleyin geç saatte, anneciğimin  sakız gibi temiz çarşaflı yumuşacık hazırladığı yatakta uykuya çekilirken babam, ”Bülent iyi uyu yarın seni bahçeye götüreceğim” demesi, daha dün gibi kulaklarımda çınlar.

Kasabada nakliye aracı ağırlıklı olarak eşek. At arabası olanlar yardımlı ve mülk zengini kişilerdi. Bizim de iki eşeğimiz var. Sabahleyin onları hazırlayıp yola düşünceye kadar gözlerini ayırmadan bizi izledi Bülent. Çubuk yolu Sülüklü Pınarı geçince bir elma bahçemiz vardı. Oraya gittik. Elma indirilecek (toplama, hasat anlamında). Bülent omuzlarına küçük heybeyi alarak dallara çıkıp epey bir topladı. Dalların üzerinde çalışmak yorucudur… Bir ara daldan indi, babamın dolu heybesini almıştım. Onun hemen üzerimdeki dalda çalıştığını  görmemiş olacak yavaşça ve duyulabilecek bir sesle, “Mehmet tuvalet nerede” diye sordu. Bu durumu hiç düşünmemiştim. Gözlerinin içerisine bakarak öyle kalmışım. Babam dalda dediklerini işitmiş olacak ki, “Bülent” diye seslendi. Ve epey uzaktaki bir ağacı göstererek, “bak şoo büyük ağaç var ya! işte orada tuvalet” dedi. Ben şaşkın, bir babama, bir Bülent’e bakarken işaret edilen noktaya doğru epey bir yol aldığını gördüm. Arkasından merakla bakıyorum. Ağacın dibine vardığında bana, “burada tuvalet filan yok,” der gibi işaretler yapmaya başlamıştı. Babam onu bakışlarıyla izliyor olacak ki, elleriyle yaptığı işaretini tamamlayan sözlerle, “çön! Çön!” Diye bağırmış ve beni bir gülme almıştı. Bülent, az sonra işini bitirerek geldiğinde ağacın gölgesine oturdu, biraz sonra da uyuyakalmıştı. Babam ağaçtan inerek başının altına yastık yerine geçecek yumuşak bir şey koydu, arkasından da; “ham çocuk, yoruldu, sessiz olalım da uyusun biraz” demişti.

Okul yılları, sevgili Bülent’le sık olmasa da karşılaşmalarımızda sohbetle, sevgi alış verişi ile ve hızla geçti. 1969 Haziran ayında okul bittiğinde yaz aylarını ailemin yanında geçireceğimi, tekrar Ankara’ya döneceğimi, son bir araya geldiğimizde söyledim. Sonra da nisan 1970 döneminde askere gideceğimi ekledim. Bana, “döndükten sonra en az altı aylık gibi bir sürede ne yapacağımı” sordu. Karar verip de uygulayacağım bir planım olmadığı için yanıt verememiştim. “Peki peki sen memlekete git, döndüğünde de mutlaka beni bul” dedi.

Eylül ayına rastlıyordu dönüş günü. Birkaç gün sonra okulun kantininde oturmuş, bana köyümüzle ilgili sorular soruyor, sağdan soldan konuşuyorduk. “Sana iş buldum, askere kadar boş durmamış olursun” demesiyle, gözlerinin içerisine şaşkınlıkla bakmış olacağım ki, beni uyardı. Hiç beklemediğim bir haberdi bu. Evet, Ankara Nazım Plan Sekreterliğinde iyi bir ücretle anketör olarak çalışacaktım. “Altı aylık okul döneminde sana harçlık lazım, zannederim birikinti de yapabilirsin, sonra da maaşa geçeceksin zaten,”dedi. Beni ikinci kez en çok sevindiren bu haberi Bülent vermişti. Yaptığı jest karşısında kendisine duyduğum minneti mümkün mü anlatmak!...

Bülent’le Allahaısmarladık demek için buluşmamızdan sonra hiç karşılaşmadık. Okulu bitirdikten sonra Dışişleri Bakanlığı’na girdiğini duydum.  O günlerin haberleşme aracı sabit telefon ve mektuptu. Telefonunu almadım, mektup da yazmayınca haberleşemedik. Askerlikten sonra görüşmek için de başlangıçlarda tembellik yaptığımı kabul ediyorum. Bu konudaki düşüncem; nasıl olsa bir gün Dışişlerine giderim görüşürüz şeklinde. Bekarım, geleceğimi hazırlamak  öncelikli düşüncem. PTT’ de çalışmaya başladığımın birkaç yıl sonrasında gittim bakanlığa, Bülent’in yurt dışında olduğunu söylediler. Birkaç yıl sonra tekrar gittiğimde yine aynı yanıtı almıştım.

Yıllar Bülent’i göremeden su gibi akıp geçti. Çoluk çocuğa hatta torunlara karıştık ama ortak tanışık birisiyle hiç karşılaşmadım.

Bir gün kahvaltı yaparken yine okuldan tanıdığım ve sevdiğim, Nusaybin’de yaşadığını bildiğim ancak, telefonlarımızı bilmediğimizden iletişim kuramadığımız bir arkadaşım cep telefonumdan aradı beni. Çığlık atar gibi Ömeeer!.. Demişim. Çevremi rahatsız ettiğimin farkındayım. PTT’de bir işi varmış ve arayan bulur örneği, telefonumu edinmiş. Uzun uzun konuştuk. Konuşma esnasında “Bülent’ten haberinin olup olmadığını, uzun yıllar aradığım halde bulamadığımı,” söyledim. “Dışişlerinde hala çalıştığını, bir ara telefonunu öğrenip bana bildireceğini” söyledi. O gün ki, mutluluğumu tanımlayamam. Ve rastlantı olsa gerek yine bir kahvaltı sırasında telefonum çaldı. Zor yazan kalemlerle en sonunda Bülent’in telefon numarasına kavuşmuştum. Eşime, kahvaltıdan sonra aramak istediğimi söylerken heyecandan sesim titriyordu.

“Alo, efendim özür dilerim. Bülent Bey’in telefonu mu?” Karşımda konuşan bir kadındı. Önce, yanlış numara edinmiş Ömer diye düşündüm.

“Evet, Bülent Gürs’ün telefonu” deyince yanlış düşündüğümü anladım.

“ Bülent Beyle görüşmem mümkün mü acaba?”

“ Kimsiniz?”

“ Mümkünse ismimi vermek istemiyorum. Kendisine söyleyeceğim.”

“ Ben eşiyim, söyleyin lütfen”

“ Hanımefendi bakın, Bülent’i kırk yıl sonra bulabildim dersem inanın bana. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden arkadaşız… Çok sevdiğim birisi. Yıllarca aradım onu. Şimdi izin verirseniz kim olduğumu kendisine ben söyleyeyim. Sürpriz olur belki!” Bir süre sessizlikten sonra,

“ Bülent’le konuşamazsınız, veremem telefonu kendisine.”

“ Neden acaba?”

“ Çünkü Bülent öldü.” Hıçkırır gibi bir ses. Ben de konuşmadan öylece kalmışım. Ve birkaç saniye sonra toparlanarak telefonda şu soruyu sorabildim:

“ Başınız sağ olsun, ne zaman öldü acaba?”

“ YARIM SAAT ÖNCE!.. Köşede karşımda yatıyor.”

“ Yarım saat önce mi?”

“ Evet.” Görüşme kesilmişti. Ölüm kaçınılmaz. Üç yıl,yok beş yıl önce aramızdan ayrıldı dense bu kadar şaşırmayacağım. Tam da karşılaşma zamanındaki bu tesadüf !.. Bir kelime daha  konuşamadan telefonun elimden düştüğünü anımsıyorum.

                                        *    *    *

Koltukta oturmuş Bülent’i düşünüyorum. Üç gündür adeta şoktayım. Kırk yıl unutmadan, görüşmek için zaman zaman umutlandığınız bir dostunuzu tam bulduğunuz sırada kaybetmenin duygusu, şaşkınlığı ile sersemlemiş gibiyim. Ayrılık, uzun yılların özlemi olmuş, sonunda da hüsranı yaşatmıştı bana. Bülentciğim seni değil, seni görebilme umudumu kaybettim. Son bir kez görüşebilmeyi yaşadığım tesadüfe yeğlerdim… Rahat uyu kardeşim.

                    
 
                                                            MEHMET ATILGAN
                                                                    19-03-2014


1315 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı