• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
UÇHİSAR İÇİN - 10 (AYRILIK)
30/10/2013

                                                    AYRILIK

 

          Uçhisar Kalesi manzaralı idi çalıştıkları yenice bağ. Mayıs ayının başları. Çubuklar henüz küçük, beş yıl olmuş dikileli. Sürgünleri küçük olduğundan sıralar arasında epey bir açıklık var. Zamanında  babası tarafından kirizma yapılarak bağ yetiştirme amaçlanıp çubuk dikilmiş… Belin tepçeğine iştahla basarken babasının dört dönümlük bağı ne zorluklarla bu hale getirdiğini anlattığı günleri anımsıyordu Kemal:

         “İnsan beli hizasında derinlikte toprak önce kazıldı sonra yüzeye kürekle serpildi. Günde kaplumbağa misali iki üç adım ilerleyebilirsen ne mutlu sana. Dört dönümlük yer günlerce çalışmanın karşılığında ortaya çıkabildi. Kimya gibi toprak, ne ekersen biter. Aklımdaki boydan boya kara üzüm. Kaç kişi, kimseden yardım almadan girişebilir böyle bir işe?” Diyerek zaman zaman eserini gündeme getirmeden edemezdi rahmetli.

         Aynı hizada iki metre aralıkla dizilen çubukların arasına iki ocak yapılıyor, çubuk sıralarının arasındaki boşluğa ise tek sıra olarak bitişik halde devam eden ocak açılması gerekiyordu. Boşluk, iki sıra ocağı da kaldırırdı ama Kemal, çubukların gelişimini engeller kaygısı ile eşinin önerisini uygulamıyordu. Kasabada adet böyle idi. Hemen hemen herkes, özellikle yenice bağların arasına fasulye eker, bağın yetişme evresinde toprağından böyle yararlanırdı. Özel olarak bir tarlanın fasulye tarımına ayrılması adetten değildi pek… Bele iki kez tepme, bir hareketle de içini temizleme, fasulye ocağının hazır hale gelmesine yeterdi. Arkasından eşi, ahır gübresi ile karıştırılmış güvercin gübresini her ocağa doluca iki avuç atardı. Eşini, kırık kalbur kasnağından yapılmış kavisli biçimde gübreli ocağı kapatacak aletleri ile çocukları takip eder, küçük çocuk mezarını anımsatan tümsekli yığınlar aynı hizada uzanırdı. Yine arkasından, önlüğündeki fasulyeleri avuçlayarak aynı ocağa üç dört adet tohum bırakacak şekilde yumuşak toprağa yerleştirme işi annenindi.

         Uçhisar’ın ünlü “Ağpakla”sının dikimi bu şekilde yapılır,öykü; hasada kadar ki, gereklilikler yerine getirilerek, güneşte kurutulan kaburga eti ile Avanos çömleğinde tandır ateşinde buluşmasına ve sabahtan akşama  bir anlamda kendine özgü biçimde demlenerek pişmesine, horantası çok ailelerde  yer sofrasının ortasına konmuş lenger tabağına çömleğin boşaltılarak iştahla yenilmesine kadar devam ederdi.

 

                                                *    *    *

 

           Kemal’in çalışma temposuna göre fasulye ocakları hızlı ya da yavaş gözünün önünde uzanıyor, eşini bir ara gübre atarken ya da tohumu ocağa dikerken, çocukları ise ellerinde kasnaklar birbirine yarış halinde  ocak yumarken görüyordu. Üçünün de her bakışta gözünün önünde olmasının verdiği coşku yaptığı işi kolaylaştırıyor, babasının nasıl bir duygu ile kirizma yaptığını tahmin edemese de, kendisinin iştahla çalıştığını biliyordu.

           O günleri anımsayarak bu günlerin değerinin farkında olması duygularında rahatlamayı, mutluluğu yaşattı bir an için. Şükür diyerek olayları öteleyip bastırmaya çalışmıştı. Düşünceler geçmişe yolculuğa çıkmıştı bile;    

           “ Evlenmek için yaşının küçük olduğunu biliyor, Ayşeciğinin ellere gitmesinden korkarak, bir an önce babasının istemesi için de can atıyordu. “Pilava kaşık dikme,” “ayakkabıya çivi çakma” adetlerini uygulamayı bir an bile düşünmedi. Babasıyla bu konuları konuşabilir, derdini anlatabilirdi. Nitekim öyle de yaptı. Babası isteğini normal karşılamış, ağabeyinin Almanya’ya gitmesinden sonra düştüğü yalnızlık duygusundan kurtulacağını düşünmüştü… Küçük yaştan beri komşu kızı Ayşe’den başkasını bir kez bile aklına getirmediğini adı gibi biliyordu. Ağabeyinden hayır yoktu. Bir iki yıl çalıştıktan sonra çocuklarını da yanına almış evi, adeta boşaltmıştı. Babasının sessizliği, içine kapanmasının esası torunlarıydı. Annesi  biliyordu sadece yaşamı boyunca bir kez bile gözleri yaşarmayan adamının gizli gizli ağladığını.Erkekler ağlamaz kuralını uygularcasına,  ağladığını hiç anımsamıyordu. Kendi kendine, ağlamanın verdiği rahatlığın güzelliğini kabullenmişti. Hep yalnızlık, hep ağlamak özentisi olmuştu. Ayşe olayını konuşurken, “torun isterim ha” isteğinden gözlerinin parladığını fark etmişti Kemal. Öyle tahmin etmişti ama doğruydu bu tahmin. Almanya işine  ailecek üzülmüşlerdi ama Kemal’in ki, başka annesinin babasının ki, başkaydı. İnsanın sebep olduğu ayrılık kana, cana ya da duygulara farklı dokunuyordu. Kemalin ki, duygularında yer etmiş sevginin boşlukta kalması iken, anne ve babanın ki, ta derinlerde yerleşen cinstendi. “Gözü kör olsun Almanya’nın aç mı kaldık, açıkta mı” dedirteni. Benzer olaylarda yaşanan duygular “umut” ile beslendiği için, içinde bulunulan koşullara katlanıyordu insanlar. Ayrılık, umut içeriyor ise onu besleyen tesellisi de vardı. En yakın ve sık sık tekrarlanan yakarış da, “yeter ki, canları sağ olsun” söylemiydi.”    

             Vakit ikindiye yakın, güneşin ışıkları çalışma yönüne göre yüzüne ya da sırtına vuruyordu Kemal’in. Durdu, kalan sıralara göz atarak, “ altı sıra kalmış ama iş burada bitmiş olsa ne iyi olurdu” diyerek yorulmuş olduğunu anladı. Arkasından da, Ayşe ile bir araya geldikleri düğün günlerine uzandı. Herkesin övgü ile konuştuğu bir düğün yapılmıştı. Aile reisi babasının kararları ile yürüyecek biraradalık başlıyordu. Babasıydı, annesiydi sonuçta. Kemal için en küçük bir sorun söz konusu değildi. Kasabada yaşam biçimi bir anlamda herkes için aynı denilebilirdi. Annesinden babasından ayrı ev açma uygulaması hiç yaşanmadı denilse yalan olmazdı. Kayın validenin yönetiminde sürecek yaşam, başlangıçta misafir gibi kabul edilen gelin için zordu. Ailede herkes hoşnut, mutlu ancak gelinler için bu koşullar şansa bağlı idi. Bu şans kayın validesi ile iyi anlaşan gelinlere aitti. Şans işte, piyango gibi ya çıkar, ya çıkmaz. Ayşe’nin böylesi şanslılardan olmasını çok istiyordu Kemal. O nedenle de eşinin ve annesinin arasında gidip geliyor, hep düzeltmekle uğraşıyordu. Hem annesi hem eşi şanslı kişiler sınıfında yer bulamamış, gelin kaynana anlaşmazlığı misafirlik döneminin sonlarına doğru kendisini göstermeye başlamıştı. Böyle böyle geçti günler. Evliliklerinin ilk yıllarında bir oğulları olmuş, adını da dedesini mutlu edecek şekilde koymuşlardı; Sabri. Ağabeyi, nedense babasının ismini vermemişti oğluna, moda isimlerden seçmişlerdi.  Bu yüzden de küçük de olsa bir sorun yaşandığını anımsamıyordu Kemal… Babasının mutluluğu eski neşeli günlerine dönüşü ile anlaşılıyor bu durum, herkesi sevindiriyordu.   

            Ev işleri, kayın peder, kayın valideye verilen hizmetler, hayvanların bakımı, her gün farklı bir işin yürütüldüğü bağ bahçe çalışmaları Ayşe’ye altından zor kalkacağı yük getiriyor, kayın validenin kaprislerini çekemediği günleri çok sık yaşaması, yaşamını dayanılmaz kılıyordu. Sabri’nin doğumu aile bahçesinde çiçek gibi açmış,  ilişkilerdeki rahatlıkta kendisini göstermişti. Nüfusa bir kişinin katılımı en çok da anneyi etkiliyor, zaman geçtikçe küçük büyük anlayışında kendisini frenlemeyi unutuyordu.

             Özellikle babasının torun sevgisi aile bireylerince fark ediliyor, evlat sevgisi ile karşılaştırma gereğini herkes duyuyordu. Torunu olan bilir anlayışına evde iki kişi sahipti. Diğerlerinin ki, gözlemdi sadece. Ürkek adımlarla yeni yeni yürümeye başlayan Sabri ile en çok ilgilenenlerden birisi de Kemal’di. Akşamları, çoğu günler kahveye gitmeyi oğlu ile oynadığı oyunlar unutturmuştu. Sabri’nin en çok hoşlandığı oyun olan “eşek oyunu” sırasında evi saran çocuk cıvıltısı daha çok dedenin farkına vardığı, torununun mimiklerine ve hareketlerine irade dışı katıldığı herkes tarafından gözleniyordu. Babasının eski canlı ve neşeli günlere dönmesi en çok da Kemal’i sevindiriyordu. Ancak, gelin kaynana anlaşmazlığının  birbirine küslük şeklinde devam ettiğinin de farkındaydı. Önünü alamadığı aile içi bu sorun en önemli, en canını sıkan, özellikle bağ bahçe işlerinde elini kolunu ağırlaştıran sıkıntı olma özelliğini sürdürüyordu. Sabri iki yaşına bastıktan sonra, yalnız başına gittiği işlere evin yükünü azaltmak amacıyla oğlunu da götürüyor, canı gibi sevdiği yavrusu ile çok mutlu olduğu anlar yaşıyordu.          

              Kaynana gelin anlaşmazlığının bazı sahneleri babasının gözleri önünde oynandığı halde babasının sessiz kalması Kemal için can sıkan bir başka konuydu. Aile ortamında yapılması gerekeni yapmış olabilirdi ama, baş başa iken annesini uyarması gerekmez miydi? Yılların deneyimi bu işin sonunun

nereye kadar uzanabileceğini görmeyebilir, diyemiyordu.

              Gözünün önünde olup bitenler canını sıktığından, “ kahveye gidiyorum” diyerek evden çıktı. Oyun oynayarak kafa dağıtmayı kafasına koymuştu. Oyuna verdi kendisini, daldı. Konuştu, güldü, şakalaştı. Vakit epeyce bir ilerlemişti. Karanlık sokaklardan geçerek Ulaştığı evinin önünde durdu. Kapıyı çalmıştı ama açılması geciktiği için endişeli bir heyecana kapılmıştı. Sonunda açıldı ve rahatladı. Annesinin kalkmış olduğunu fark edince aynı heyecan geri dönmüştü. Hayat’ın ortasında duran annesi, “gelin torunu alarak annesi evine gitti” deyip odasına girmişti. Bir süre öylece kalarak  kapıyı açık bırakıp karanlık sokaklara attı kendisini. Sadece yürüyor, hiçbir şey düşünemiyordu. Döndü. Bu kez odasında gezinmeye başladı. Babası geldi aklına. Pencereden karanlık sokağa bakıyordu. Küçük bir umut parlıyordu yüreğinde. “Olur ya pişmanlık duyup, ya da ailesinden yüz bulamayıp dönebilir umudu.” Olmadı. Saçma bir düşünceydi yaşadığı. Kayınpederler Tekeli Mahalle’de oturuyordu. Uzaktı evlerine. “Akşamın hayrı” demeden karanlık sokakları geçerek kapıyı çaldı… Epey çaldı ama. Çıkan olmadı. Eve geldiğinde sabaha kadar başı iki elinin arasında sedirde oturdu. Vakit henüz erkendi Annesi, “çorba yaptım, iyi gelir, gel haydi” dedikten sonra çıktı odadan. Babası, başı önünde hiç bakmadı ne oğluna ne karısına. “Kara pus kesilmişti” adamcağız. İki kaşık aldıktan sonra odasına yeniden çekildi.

            Babasını incelemişti Kemal; sofraya oturuşunu, iki kaşık lokmasına uzanarak ağzına götürmesini ve odasına çekilişini. Annesine hiç bakmamıştı. Kendisi de, çapayı omuzladığı gibi sokağa çıktı. En yakın tarlanın kenarında bulunan kayısı ağacının altına attı kendisini. “Sigara içseydim bir paketi bitirirdim herhalde” diye düşündü… Babasını düşünmeden edemiyor, bu olgu gelecekte ki, planlarının önüne set çekiyordu.

           Güya çapa yapacaktı! Çapayı bir kez bile çalıştırmadan eve döndü. Bağ, ev her mekan batıyordu ona. Aynı yerde bir süreliğine de olsa duramıyor, Volta atıyordu. Vakit öğleye yaklaşırken aklına geleni uygulamak için kendisini sokağa attı. Sokakları geçerek öbür mahalleye ulaştı. Biliyordu ki, bu saatlerde Sabri oyun için sokağa çıkmak ister. Evlerinin yakınındaki alana bakan köşede beklemeye başladı. Kapı görünüyor ama giren çıkan olmuyordu. Bir süre sonra kucağında Sabri ile Ayşe’yi görünce çok heyecanlandı Kemal. Kenarda duran bir taşın üzerine oturarak örgüsünü örmeye başlayan Ayşe, taş toplayarak oyun oynayan Sabri’ye ara sıra göz atıyordu… Ayşe’nin arkasına gelen taraftan sessizce alana giren Kemal oğlunun elinden tutmuş çekiştirmeye başlamıştı ki, Sabri, kolunun acısından ağlamaya başladı. Ve kendisini upuzun yere bıraktı. Sertçe çekmeye devam ederek, kucağına almak istiyordu. Çekişme devam ederken oğlu ile göz göze geldi. Sabri’nin ilk kez karşılaştığı bakışları ile duraklayarak, hareketsiz kalmıştı… Bakışlarındaki ışık soğuk, donuk, itici ve yabancı idi. En sevdiği, arkadaşlarınınkinden daha büyük  saydığı, baba sevgisi ile dolu bakış yoktu.

           Ayşe, kendisine doğru koşarak gelirken, alandan hızla çıkarak geldiği yönde yürümeye başladı. O anda anladı ayrılığı. Yüreğine Sabri’nin bakışlarıyla çöken kaygı ağırlığı koşarcasına, nefes nefese yürüyüşünde hafiflemişti. Olanları, gerçek yönüyle  yeni fark ediyordu.

                                                      *    *    *

            “ Benim çalışmaktan başka çarem yok Ali. Babam evden çıkmıyor, mümkün olsa odasından çıkmayacak. Öyle olunca, bağ bahçe işleri bana kalıyor. Şikayetçi değilim. Yetiştirebilsem hiç sorun değil fakat, olmuyor işte. Sen beni çalışırken bir görsen, bu adam kafayı yemiş dersin. Olsun, iş olmasa biraz önce söylediklerim sopa gibi sürekli iner başıma. Unutmak, dalmak için başka çıkarım yok. Annem de çok mutsuz. Olanlar benim yüzümden diye düşünüyor olmalı. Oysa ki, olan olur. İnsan ailesini üzecek şeyi bilinçli olarak yapar mı? Yapmaz. Çekeceğiz.” Kahvenin bir köşesinde her şeyini paylaştığı arkadaşı ile bunları konuşuyordu Kemal. Aile, tarihinde en sessiz günlerini yaşıyor, herkes sadece kendisi ile konuşuyordu. Geçmek bilmeyen, birbirine benzer günler aileyi üzüntüye alıştırmış ancak, kaygı her geçen gün artarak ortak dert olma özelliğini kazanmıştı. O günlerin birinde geldi, yaşamın ne kadar ilginç olduğunu vurgulayan haber; Ayşe ikinci bebeğine hamile idi. Bunun Kemallere ulaştırılmasındaki amaç, haberin kendisi kadar önemli ve umut verici idi. Yaşanan üzüntü ve kaygılar geleceğe yönelik gizli planlar olarak şekilleniyordu.  

              Zor geçiyordu günler. Kemal babasını izlerken, günlük işlerde doğan açığı kapatmanın gayreti içerisinde gününün yarıdan fazlası çalışmakla geçiriyordu.

              Güneşli, bulutsuz bir günün sabahına uyanmıştı. Kapı eşiğine oturarak annesinin önüne koyacağı sıcak çorbayı beklerken babası çıktı odadan. Bakışlarını Kemal’den ayırmadan yanına iğreti bir oturuşla yerleşti. Beklemeden, “ Ayşe’ye haber gönder, çocuğunu alıp evine dönsün. Ayrı bir evde oturmanızda bir sakınca olmaz. Bir ev bulunur nasıl olsa,” dedi. Kemal şaşkındı. Babasının yüzüne bakarak öylece kalmıştı. Az sonra da boynuna sarılarak ağlamaya başladı. Gittikçe yoğunlaşan hıçkırıkları ile baş başa kaldı. Babası ağlamamıştı ama şaşkındı. Hiç beklemiyordu oğlunun ağlamasını. Bir ilkti bu. Hızla kalktı, odasına girdi. “Ağlamamak için ya da söyleyeceğim bu kadar ben gidiyorum” anlamında bir gidişti bu. Odasında ne oldu ne yaptı? İkisi de bilemedi.

               Kasabada bir ilkin yaşanması Kemal’in ailesi ile başlamıştı. Söylenenlerin hiç birisi gelmedi kulaklarına. Ne konuşuldu, hangi dedikodu dillerde dolaşıyor hiç bilemediler. Aile ayrılığının ağırlığı herkesin, özellikle de Kemal’in omuzlarına taş gibi çökmüştü. Ağabeylerinin Almanya’ya yerleşmelerinin herkesçe hoş görülen bir tarafı varken, bunların başına geleni nasıl yorumlanacaktı! Başa gelen çekilecek, yaşamın dayattıkları irade gücünü aşacaktı. 

               Bağ bahçe işlerini bazen yalnız bazen babası ile birlikte çalışarak yapıyorlardı. Yaşlı bedeni bir köşede oturmayı henüz hak etmemiş, bir zamanların cıvıl cıvıl ailesinden işler, birisi yaşlı iki kişiye kalmıştı.        

               “Böyle nereye kadar?” diyordu Ayşe. “Verese malların yükünü yalnız başına taşımaya çalışıyorsun, elde avuçta bir şey yok. Az da olsa memleketimizde kira ödüyoruz.” Haklıydı. Aynı şeyleri defalarca kendisi de düşünmüş, bir çıkarını bulamamıştı. Sevgili eşi ile benzer tartışmalar zamanla artarak devam ettiği için ayrıca üzülüyordu Kemal.

               Devlet Üretme Çiftliği’nde bir tanıdığın ilgilenmesi ile iş buldu. Geçici bir işti ama zamanla kadroya alma sözü vermişlerdi. Cumartesi Pazar günleri de babasına yardım edecek, onun işlerinin de aksamaması için çalışacaktı.

              Ağaçtan, topraktan anladığı için işine kısa zamanda alışmış, amirleri ve diğer çalışanlarla iyi bir ilişki kurmayı başarmıştı.

              Her akşam iş dönüşü anne ve babasını ziyaret ettikten sonra evine geliyordu. Ayşe’nin karnı büyümüş, doğum günleri yaklaşmıştı… Köyün ebesini gece yarısını geçen bir saatte getirdiler. Doğum sancıları mahalleyi saran haykırışlarla herkese ulaşmış, bir kızı olmuştu Kemal’in. Önceden düşündüğünü loğusa yatağında eşine açıklamış, anneannenin de ismini katarak Emine Hacer konulmasına razı olmuştu Ayşe. Gelin ile kaynana arasındaki buzları sulandıracak bu fırsatın en çok da dedeyi sevindirdiğini babasının gözlerinde yanan ışıktan anlamıştı Kemal.

              Üç gün süreli babalık iznini çalışarak geçirdi. İlk maaşı ile de iki gün ırgat tutarak kalan işleri toparlamaya çalıştı. 

              Günlerden Cuma idi. Öğleye doğru ağaçların arasında gereksiz dalları budamakta iken şefinin Kemal, Kemal diye çağırışını duydu. Ağaçtan inip baktığında, çabuk gel anlamında el salladığını gördü… “Kemal baban biraz rahatsızlanmış, bu gün izinlisin hemen git,” dedi. Böyle zamanlarda insanın aklına  olumsuz düşünceler gelir , ne yapacağını şaşırır. Kemal de öyle oldu. Şefinin gözüne baktığında kolundan tutarak itmesi ile koşmaya başladı. “Dairenin arabası seni bırakacak” dediğinde de kuşkusu iyice arttı.

              Babası sırt üstü, ağzı yarı açık yatıyordu yatakta. Odaya girmesiyle oradakilerin “sus” işareti ile karşılaştı. Üzerine eğildiğinde de dudaklarının kıpırdadığını, gözlerinin yarı açık olduğunu gördü. Kısık bir sesle, “annenizi ihmal etmeyin” sözcüklerini anlaşılır bir şekilde söylemişti. Başını sağ eli ile tutan Kemal, başka bir şeyler söyleyecek mi diye dikkatlice bakıyordu. Tam o esnada göz bebeklerinin hareketlendiğini ve kaybolduğunu gördü. Gözlerinin içi beyazlanmış ve hareketsiz kalmıştı. Bir el uzanıp göz kapaklarını indirme hareketi yaparak kapattı. Sesli, hıçkırıklara boğularak ağlayan Kemal’in koluna girerek kendi odasına aldılar. Göz bebeklerinin aşağı yukarı hareketi, sonra da kayboluşları, gözlerinin bembeyaz bir görüntü ile kalışı, aklına gelen tek şeydi ve katılarak ağlamasını tetikliyordu.

              O günden sonra baba evine yerleşmişler, kaynana gelin bir kez bile eski bakışlarında birbirleri ile karşılaşmamışlardı.

              Kemal yüreğindeki boşluğu bir an bile dolduramadı. Her seferinde babasının kollarındaki son hali tüm benliğine taş gibi oturuyor, geceleri hıçkırıklarla uyandığı günler, zaman geçtikçe sessiz ağıtlar şeklinde babası ile baş başa yaşadığı anlar oluyordu. “Can ayrılığı”nı babasında yaşamış, bilemediği gelecek gözünü korkutmuştu.

              Ağabeyi ailesi ile on günlüğüne geldiler. Dedeciğim, babaa içerikli ağıtlarla ilk günler geçmiş, mal mülk sorumluluğunu Kemal’e bırakarak, annelerini de yanlarına alıp Almanya’ya dönmüşlerdi. “Her tatilde anneni göreceksin, merak etme!” Diyordu ağabeyi. Babasından sonra ki, bu ilk ayrılık da zor gelmişti Kemal’e.”      

              Son fasulye ocağını açtıktan sonra beli teperek dikmiş, Kasnaklarla ocakları kapatmaya çalışarak yarış yapan çocuklarına bakarken dudaklarında karışık duyguların şekillendirdiği tebessüm belirmişti.

 

                                                                  MEHMET ATILGAN

                                                                                 25 Ekim 2013 



1650 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı