• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
UÇHİSAR İÇİN - 9 (Kaybolan Değerler)
05/07/2013
KAYBOLAN DEĞERLER


"Ben seni unutmak için sevmedim
Gülmen ayrılık demekmiş bilmedim"


Turizm Lokali'nde dönemlik işi bitirmiş sekiz on kişi oturuyor ve hepsinin de gözü camdan dışarıyı gözetlerken can sıkıntısı yaşadıkları belli oluyordu. Özel radyoların yokluğu insanları, TRT yayınlarına, Ankara Radyosu'na mahkum etmiş, varsa bir şarkılı türkülü program, Hüseyin Ağabey'in lütfu ile dinleniyordu. Temmuz ayının sonları. Köyün en önemli işlerinden birisi olan harmandan kurtulanların keyiflerine diyecek yoktu tabii ki. Kurtulamayanlar, harman tarafına gidip gelişlerinden belli oluyordu. Lokalin bitişiğinden Aşağı Mahalle'ye açılan yokuş sokağın başında Ethem Amca belirdi ve Lokale yavaş adımlarla girdi. Herkesin bakışı o tarafa yönelmiş, Allah bilir ya bir tavla oynasa da seyretsek düşüncesindeler. Mevcutlardan, Tavla oyununun piri Ethem Amca ile kim zar atabilir; Ahmet Ağabey kuşkusuz. İşin içinde hem seyretmek hem de bedava çay içmek var. Teklif gelmiş ancak Ahmet Ağabey gönülsüz gibi. Bakar ki, kurtuluş yok, o kadar kişinin çay parasını göze alarak oturur karşısına. Şimdiye kadar oynayıp da Ethem Amca'nın oyundan ödeme yaptığını gören var mı bilen yok. Ama bir de yenerse, düşünebiliyor musunuz Ahmet'in hakkında konuşulacakları. Heyecanlıdır.


Radyoda yumuşacık bir ses, rahatlatıcı, dinlemeye özlem duyulan şarkıları okumaya devam ediyor. Sevdiğiniz şarkılar eşliğinde Ethem Amca'nın oyununu seyretmek. Can sıkıntısı mı bırakır!


Ethem Amca; orta yaşın üzerinde, orta boylu, kısa kesilmiş kırçıl sakalı ve sürekli giydiği gri şapkasının altından parlak bakışları ile az konuşan birisidir. Tavlanın piri sayılmıştır. Ve oyunda yapılmaması gereken hatalar yaşandığında gıyabında da olsa kendisine şikayet edilir. "Ya, o oyun öyle mi oynanır. İyi ki, Ethem Amca görmedi", Ethem Amca'ya karşı ayıp oluyor" gibi. Taktiği ise; "yakalanmamak yakalamaktır. Kırdığınız her pul rakibi bir geriye atar". Bir diğer prensibi de; "cesaretli olmak ve vurulması gereken yerde vurmak."


Sonunda herkes Ahmet'ten bir çay içmiş, lokalin önüne gelip oturan Memiloğlu Mehmet Ağa'nın yakınına sandalyelerini alarak taşınmışlardı. Elinde bastonu, beyaza çalmış kısa sakalı ile otururken yere bakar, bastonun ucunu ritmik bir düzende tak tak yere vururken, homurtulu ya da kısık bir sesle şarkı söyler gibi mırıldanır. Gençliğini anlatanlar, dört atlı arabası ile yakın il ve ilçeler arasında ticaret yaparken pek de havalı bir halinin olduğunu söylerler. Mehmet Ağa'ya bakınca eski günleri yad ediyor sanırsınız. Ulaşımın hayvanlarla sağlanabildiği zamanda ahırda dört at beslemenin ne demek olduğunu düşünmeye bile gerek yoktur. Hayat işte. O günlerden, kahvenin önünde elinde bastonla oturmaya mahkum olduğu günlere gelinmiştir. Bilenler o zamanın tantanalı, şanlı günlerini bilmeyenlere şöyle yüksek sesle bir anlatsalar da, dinleyenler Mehmet Ağa'yı bir anlasalar olmaz mı? Kendisi anlatmaya kalksa yanlış anlaşılır, ikinci defasında dinlemez kimse. Ama yine de bir insana niçin ağa denilir, buradan bile anlamak mümkün. Zaten insanlar birbirlerini konuşur dururlar. Herkesin herkesten haberi var, merak etme sen!


Mehmet Ağa'nın forsunu önemsemeyen, adeta düşmanmış gibi tavırlarla davranan bir kişi var o da, Mahmut Nedim. Nerede karşılaşsalar, bir laf mutlaka atar, sinirleneceği sözleri bulur, damarına basar. Kahve ahalisinin bir özlemi, çok istediği bir şey varsa o da, ikisini karşılaştırmak, aynı ortamda bulunmalarını sağlayabilmek. Mehmet Ağa'nın çok ciddi ölçülerde kabul ettiği, buna karşılık Mahmut Nedim'in yarenlik düzeyinde götürmeye çalıştığı şakalaşmalarıdır. Öyle ki, Mehmet Ağa'yı kendi üzerine yürütecek, ağır sözlerle karşılık verme derecesinde damarına basacak şekilde sinirlenmesini her karşılaşmalarında sağlayacaktır.


İç mekandan, sandalyelerini alarak etrafına toplananlar biliyorlar ki, Mehmet Ağa'nın harmanla filan işi yok, çocukları hallediyorlar, hatta harmandan kalkmış olmalılar. Fakat Mahmut Nedim, Mehmet Ağa gelmeden önce iki kez kahvenin önünden kır atı ile geçmiştir. Umulmaktadır ki, bir kez daha o otururken geçsin. Mehmet Ağa'ya çay ısmarlamak isteyenlerin, lafa tutanların maksadı kaçırmamaktır. O ise ciddi pozisyonunu bozmadan homurtularına devam etmektedir. İşte o sırada Mahmut Nedim kır atının yularından tutmuş harman yönünden gelmektedir. Kahvenin önünde bir kıpırtı başlar. Gelenden bir kişi habersizdir sadece.


"Mahmut Amca gel hele! Çok yoruldun, bir soluklan, bir çayımızı iç!" Durmuş yerinden kalkarak atın yularını almış, en uç tarafta oturan Ahmet'in eline vermişti. Mahmut Nedim, her seferinde evi yönünde en kenarda oturan kişiye verirdi yuları. İş kızışırsa kaçmak kolay olsun şeklinde düşünüyor olmalıydı.


" Yav sağolun da, beni meşgul etmeseniz iyi olur. Bir ayı geçti, bütün aile deli gibi çalışıyoruz, üstelik atımız da var. Olmayanlar ne yapar bilmem, bir türlü hasadı bitiremiyorum. Allah verdikçe vermiş. Allah'ım, olmayanlara ver diyorum ama sevdiklerine veriyor olmalı. Hiç şikayetim yok, çok şükür. Gerçi tembel tembel oturana da vermez herhalde!" Bunları söylerken arada bir Mehmet Ağa'ya bakıyor, kaş göz oynatıp duruyordu.


Mehmet Ağa, bakışları bastonun ucuna saplanmışçasına mırıldanırken, tak tuk seslerinin de kuvvetlendiği görülüyordu. Anlaşılır anlaşılmaz bir sesle "yalancı utanmaz herif" sözcükleri çıktı ağzından.


" Mahmut Amca, hayvanlar da rahat olacak mı bu yıl?


" Ne zaman olmamışlar ki, ben hayvan sever bir adamım. Üç atım, dört atım var demede değil, onların karınlarını doyurmada marifet. Adamların tafrasından geçilmez. Sözde ama aslı var mı yok mu kimse bilmez. Şöyle aldım, böyle sattım. Ama kim biliyor, kim görmüş, var mı içinizde? Yok. Bu sene öyle bir bereketli sene ki, bahara kadar yemlerini ye ye bitiremezler. Valla aklıma geldikçe yüreğim yağ bağlıyor. Allah çalışıp da olmayanlara versin. Böyle miskin miskin oturanlara da vermesin." Yine kaş göz işareti, Mehmet Ağa dışında herkesin dikkatini çekmektedir.


" Geçmişte öyle zenginlerin varlığını hep işittik Mahmut Amca. Biz yaşımız gereği bilmiyoruz. Örneğin Memiloğlu, bu konuda çok konuşulan biri. Adam zengin olmasa dört atı olur mu, bu kadar kendinden bahsettirir mi? Ali sesini de yükselterek söylemişti bunları. Herkes pür dikkat Mehmet Ağa'yı kolluyor, Mahmut Amca'nın yanıtı da merak ediliyordu.


" Memlekette yalancı çoksa, laf da çok olur, zengin de. Sen boş ver onları. Farz edelim ki, öyle. Sen bu güne, gördüğüne bak, öyle boş laflara da karnın tok olsun. Ben diyorum ki, devir döndü devran değişti. Eski çamlar bardak oldu. Elden bir şey gelmez. Bu gün ona, yarın bize. Memiloğlu ile yaş farkımız fazla değil. Ben konuşuyorsam boşa konuşmuyorum. Neyin ne olduğunu iyi biliyorum. Pekala bir an öyle olduğunu düşünelim. Biz yüce gönüllü insanlarız. Ayrıca, komşuyuz şunun şurasında. Müslüman malı ortaklık. Eğer Mehmet Ağa diyorsa ki, ihtiyacım var, bakın hepiniz şahitsiniz, çuvallarla yıkarım kapısının önüne, buğdaydı, arpaydı hiç fark etmez."


Mahmut Amca sözünü bitirmişti ki, bastonun o ana kadar duyulmayan sesi herkesi susturdu.


" Sana mı muhtaç olacak lan koskoca Memiloğlu, Yalanlardan bahsediyorsun, önce sen bir karnını doyur! Pis herif, ben kim sen kim!" Ayağa kalktığı sırada Mahmut Nedim, Ahmet'in elinden yuları kaptığı gibi evin yolunu tutmuş, arkasından gelen Mehmet Ağa'ya, gel gel yakala haydi dercesine hareketlerde bulunuyordu. Kahvedekilerden birkaç kişi Mehmet Ağa'nın koluna girerek zor sakinleştirdiler. Tekrar sandalyesine oturarak homurtulara başladığı sırada, "çaylar, taze çay geldi" diyerek Hüseyin Ağabey, reddedemeyecekleri yakın bir mesafeden çayları herkese tek tek uzattı. Hava öyle canlı ve sıcaktı ki, kimse çay içmeyeceğim diyemedi. Mehmet Ağa dışında herkes, çayını üst üste yudumlarken bir taraftan da kahkahasını bastırmaya çalışıyordu.


Tam o ara Ali, "Fevzi Amca bağdan dönüyor" diyerek oturanların belediye yönüne bakmalarını sağlamış, içinde insan olmayan bir arabayı çeken ata bakmışlardı. Fevzi Amca da orta yaşın üzerinde Ethem amcaya emsal birisiydi. Akşamları geç saatlere kadar keyfince takılır, gündüzleri ise bağ bahçe işlerini hiç aksatmazdı. Geceleri yeterince uykusunu alamamış olacak ki, iş bittikten sonra arabaya koştuğu can şenliği atının terbiyesini kasanın çıkıntısına iliştirerek upuzun yatar, atı, hiçbir gün hiçbir şekilde aksatmadığı dönüşünü evin önünde durarak sonlandırıncaya kadar uykusuna doymuş olurdu. Kasabada Fevzi Amca'nın can yoldaşına benzer bir at daha yoktu. Özellikle geniş yollarda, sağ taraftan getirdiği insansız arabayı uzaktan görenler, Fevzi Amca işi bitirmiş dönüyor yorumunu yaparlardı. Sabahları işe gidişte hangi bağa ya da tarlaya gidileceğini hayvanı bilemeyeceğinden, kendisi arabayı kullanırken görmek mümkündü. Eğer, sapağı olmayan bir yol üzerinde bulunan yere gidiliyorsa yine atı götürecek, bağın başına gelindiğinde duracaktı. Pazartesi günleri şehirde Pazar kurulur, Fevzi Amca'nın pazarda satacağı ürünü varsa şehre mutlaka arabası ile giderdi. İşi bitince rutin yaşamı yedi km'lik şehir yolunda da devam edecekti. Herkesin merak ettiği konu kendisinden çok atı idi. Kendisi ise herkesin övgüsünü, yetiştirdiği at üzerinden alıyordu. İlginç bir yaşam ve çalışma anlayışına sahip olan Fevzi Amca'nın beş vakit namazını aksatmadan kıldığını da biliyordu herkes.


Yöresinde, nüfus oranına göre ekim alanı geniş olan yerlerden birisiydi Uçhisar. Verimi düşük kıraç arazide geçimi sağlama amaçlı çaba hem kasabalının bildiği hem yabancıların takdirini kazandığı bir olguydu. Narenciye dışında her çeşit ürünün ekimi yapıldığından, kasım-şubat ayları dışında yoğun bir çalışmadan kendisini alamazdı halk. Bir karış toprağının boş bırakılmadığı, nadasa bırakmanın lüks sayıldığı alanların kısıtlı olanaklarda gübreye gereksinim duyması daha çok çabayı gerektiriyordu. Her yönden özellikle de kaleden bakıldığında yemyeşil, parsellenmiş gibi dört bir yana uzanan arazi, çiçek tarhlarını andıran bir manzara emeğin tanıklığını yapar gibiydiler. O zamanlar ülke tarımına küçük çapta da olsa bir katkısı vardı Uçhisar'ın. Şimdi olduğu gibi tüketici değil üretici konumundaydı. Emeklilik, insanlara sağlanan sosyal olanaklar tarımdan uzaklaşmayı getirmiş, halkı sebze pazarı müşterisi yapmıştır. Mahmut Nedimlere, Fevzi Amcalara ve çağdaşlarına fazlasıyla hak ettikleri emeklilik hakkı tanınsaydı, Uçhisar'ı şimdiki gibi ören, harap, bakımsız mı bırakırlardı. Bir hırka bir lokma anlayışı ne zamandır benimsenir olmuştu!


O güzel insanlar yok ama beraberlerinde götürdükleri bu değerler de yok artık. Hep merak ederim, bir İsrail'de, bir Almanya'da sahip oldukları toprakları, "benim emeklilik maaşım var o yüzden ilgilenmiyorum" diyerek bakımsız bırakanlar, bırakılan yerler var mıdır diye!


"Yalan yalan yalan değil
Pek kolay olmayacak unutmak unutmak
Öyle zor öyle zor ki,
Seni seni ah içimden atmak."


Şarkısı, her dinlediğimde o değerleri anımsatır. Nur içinde yatsınlar!


MEHMET ATILGAN
04- TEMMUZ- 2013



1674 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı