• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
İNSAN VE EMPATİ
27/05/2013

            

 

 

                                     İNSAN    VE      EMPATİ

 

           Yıl 1945. Harman zamanı. Kimisi düvene oturmuş, eşeğin atın rehberliğinde dönüp duruyor. Kimisi, sonraki harmanın saplarının köklerini toprağından ayırmak için elinde kalın bir sopa ile buğday destesinin kök kısmına vuruyor. Kimisi de kışın hayvanların rahat rahat dinlenmelerini sağlama amaçlı altlarına serpilen “kuruluk” hazırlığı çabasında. Annem bana hamile. Canı burnunda ama doğuma kadar kim çalışmamış ki, o dursun. Derken tam o sıra bir çığlık kopuyor harman yazısında. Herkesin bakışı bizim tarafa çevrilmiş, n’oluyor hesabı bakmaktalar. Ev Aşağı Mahalle Esnaf  Sokağı’ında. Mesafe de epey bir uzak. Kah yürütülüyor kah birkaç elin yardımıyla taşınarak sokağa giriliyor. On metre daha gitseler evimize ulaşılacak. Zorunlu olarak teyzemlerin eve, aşağı odaya zor atılıyor hasta. Orada gelmişim dünyaya. Annemi bilmem, babamı tanımam. Orada gözlerini açacaksın diye bilgi veren bile olmadı. Tamamen irademin dışında gelişiyor, merkezinde benim olduğum olaylar. Benden birkaç gün sonra da teyzemin torunu gelmiş dünyaya. Aynı kader. O da benim gibi her şeyden habersiz. Kimbilir! Afrika’da aynı saatlerde, yakın benzerlik taşıyan koşullarda yüzlerce çocuk yaşama açmıştır gözlerini. Onlar siyah derili ben ise beyazım. Siyah derili çocukların içlerinde ailesinin ekonomik koşulları yerinde, ipeklere sarılarak el bebek gül bebek büyütülecek olanlar var. Ben köy yerinde, kökeni Türk ırkından gelen bir ailede doğmuşum. Onlar kadar koşullarım iyi değil. Zaten, özel ve genel koşulların olumsuz oluşundan olacak bir çok kardeşim daha küçük yaşlarda veda etmişler sessizce. Ailem bu kez umutlu. Yaşayacağıma inanıyorlar. İnsana özel ve onun yaşamına olumlu katkılar sağlayacak hangi olayda umut yok ki! Başka bir kardeşim Güneydoğu’da açmış gözlerini. Bir başkası, inanç bağlamında alevi bir ailede merhaba demiş yaşama. Başlangıçta koşullarımız birbirine  benzerlikler taşıyor. Kaderimiz benzer olabilir mi? Kimse bilmez.                

         Sacda ısıtılan kumlarla kundaklanarak, köpeklerle  arkadaşlarının birbirine karıştığı doyumsuz oyunlarla sevgi yapılanmasını tamamlayan çocukluk yıllarını geride bırakırken, zaman zaman karşılaştığı yabancıları küçük, büyük ayırımında salt bir yönüyle  insan olarak algılıyordu. Bilemezdi insanların doğal farklılıklarından, inancından hareketle ayrıldığını, dışlandığını. Gençlik yıllarında, özellikle karşı cinse yoğunlaşan duygularının insan sevgisine yönelerek büyüdüğünü hep hissetmişti.       

         İnsanlardan ve çevrenin etkisinde biçimlenen yaşamını; çok da kolay olmayan koşullarda saat saat, gün gün tanıma isteği ve hevesi, bilincini zenginleştirmekte, yaşantısından gelen deneyimi artmaktaydı.

           Bilinç ve deneyim tarih bilgisi ile pekişirken, Anadolu’ya özel bir bakışı besleyen unsurların çeşitli inanç ve etnik gruplardan oluştuğunu, yüce ülkü ve kurtuluşa bir arada savaşarak ulaşıldığını görmüştü. Derin damar harekete geçmiş, milletin direnme azmi yeniden örgütlenmişti. Hep birlikte yapılmıştı bunlar; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı birlikte oluşturdukları düzenli ordu sayesinde başarılmış olduğunu gördü. 

           Özel olarak insan sevgisi ve birlikte mücadele, ayrımcılığı gölgeleyen, yok eden bir unsur oluyordu ve yeterliydi. Olağan olanıydı bu. Yoksa, başka amaçlara kapı açılabilirdi. Çoğunluğu oluşturan tarafta yer almasından mıdır, insana insan olarak bakmanın insanı insan yapan ideallerin başında geldiğine yürekten inanmış olmasından mıdır nedir, yaşamı süresince bir kez bile kişiyi, iradesi dışında sahip olduğu özelliklerinden ötürü değerlendirdiğini anımsamıyordu. İlk tanışıklıklarda, “nerelisin” diye sorulmasının olur ya, muhatapta rahatsızlık yaratabileceğini hep duyumsamıştı. Öyle olmasının olağan olduğu düşüncesini kabullenmiş, Aksine görüş ve yaklaşımları olağan bulmadığını, eleştirdiğini hatta, tartıştığını biliyordu. Yöneticilik yıllarında birlikte çalışmaya karar verdiği insanların çoğunun siyasal görüşünü, inancını, kökenini yıllar sonunda tesadüfen öğrenebilmişti. Aksine yaklaşımın insana bakışına, ideolojisine ters düşme anlamını taşıyabileceğini, karşı tarafı rencide edebilecek bir algılama yaratabileceğini düşünmüştü.

                                                            *    *     *

 

 

            Birlikte çalışmak istediğim bir elemanı iki yıl süre ile izlemiş, çalıştığı birime atanmasında ısrarımı kesintisiz sürdürmüştüm. Memleketinde çalışmanın pek çok yönden yararını kaybetmek istemeyen kişiyi sonunda razı ederek uzun yıllar birlikte çalışma olanağı bulmuş, çalışma yaşamımız birbirinden memnun olarak uzun yıllar devam etmişti. Ailesinden uzak kalmıştı ama yeni işini severek yerine getirmesi özlemlerin bastırılmasına yetiyordu. Bekardı ve kiraladığı konutunda yalnız yaşıyordu. Bekarlığı epey bir uzun sürdüğünden sevenlerinin zaman zaman uyarılarına muhatap oluyor, en çok da ben istiyordum evlenmesini. Titizdi, işini en iyi yerine getirmenin gayretini her zaman gösterirdi. İnsanlığı ve insan sevgisi her olayda dökülürdü ortalığa.

            İş çevresi dışında tanıdığım bekar bir bayan vardı. Her karşılaşmamızda , her yönü ile dikkatle inceler ve her seferinde de biraz daha uygun bulurdum bekar elemanıma. İlk önce kadının oluru alınır düşüncesi ile bir ara, uygun bir ortam yaratarak konuyu kendisine açtım. Anlatımım sürecinde tavrının olumlu olduğu anlaşılıyor, kendisinin koşullarını, olmazlarını öğrenmeye çalışıyordum. Memnun olduğunun sevinci ile ayrılırken, “ağabey, aynı ınancı paylaşmamız benim için çok önemlidir” şeklindeki uyarısı dikkatimi çekti. Bilmiyordum çalışma arkadaşımın hangi inanç grubunda yer aldığını. Birlikte çalışıyor olmamıza karşın merak etmemiş, sorgulamamıştım. O görüşmeden sonra, diğer çalışanlardan çoğunun siyasal eğilimini, kökenini, inancının ne olabileceğini merak edip tahmin etmeye çalıştığımı anımsıyorum.  

            İş yerine ait bahçede baş başa oturmuş çaylarımızı yudumlarken, işten güçten , genel konulardan konuşuyor, hangi noktada konuyu açabileceğimin hesabını yaparken, bir taraftan nasıl soracağımı da düşünüyordum. Uygun biçimde sormayı başarmış, kendisinin ve ailesinin hangi inanç grubuna dahil olduğunu da öğrenmiştim.

-          Aşk olsun müdürüm bunca yıldır nasıl bilmezsin, diye de sitemde bulunduğunu gördüm.

İnanç farkı, belki de ömür boyu sürebilecek uzun bir birlikteliğin önünü kesmişti. Sonra kendi kendime hep düşündüm. Bu düşüncemin pratik yaşamda doğrulandığını da görmüştüm: “O inanç merkezli karar, karşısına çıkacak örneğin bir İngiliz ya da bir Amerikalı aday için de olumsuz mu olurdu!” Çelişkili yaşam insanlara özgü idi. Zaman zaman düşünce ya da uygulama bazında yaşanan bu çelişkileri, akıllı ve kişiliğine güven duyulan insanlar da yaşayabiliyordu. Düşüncede demokratlık, uygulamada ayırım ve çelişkiler hep vardı.   

            Yalan dünya, fani, geçici yaşam betimlemesini her insandan ara sıra da olsa duyarız. “İyilikten iyi bir şey yok” öz deyişini yineler durur da yaşantımızda bu yaklaşımı hangi ölçülerde uyguluyorum diye kendimizi pek sorgulamayız. Karşımızdaki insanı yargılarken ya da ona olan öfkemizi olabildiğince kusarken, suçlamalarımızla ilgili olarak o insanın iradesi dışı konumunu hep unuturuz. Bilmem kimin çocuğu olduğu, bizim inanç grubumuzdan olmaması, tavır, davranış ve kararlarımızı etkileyen faktörler olmaya  devam eder durur.Sonra da en mükemmel demokratızdır. “Gülme komşuna” örneğinde olduğu gibi aynı tavır ve yaklaşımlara muhatap olduğumuzda yine biz haklı konumdayızdır, yaptıklarımız bir kez bile aklımıza gelmez.

             “Allah insanı yarattı,”söyleminin ucu açık. Fransızı, Almanı, Hindistanlıyı yarattı diye sınırlayamayız. Buradan hareketle, insanın kökeninden ötürü ayırt edilmemesi gerektiği hükmüne varabiliriz. Genel olarak, yaşamın içerisine insanların arasına daldığımızda bu söylemin doğrulandığı gerçeği de karşımıza çıkacaktır. İş ortamında, aile çevresinde, çarşıda pazarda bir anlamda onca kışkırtmaya, yanlış yönetimsel karar ve uygulamalara karşın insanların barışık, bir arada ve insanca ilişkiler içerisinde yaşayıp gittiğini görüyoruz. Bunun bu şekilde devam etmesi için ülke yöneticileri en doğru, en gerçekçi ve en iyi niyetli kararları almak ve uygulanmasında en ödünsüz tavırda ve titiz olmak zorundadırlar.    

              Peteğine girip çıkan sayısız arı, karıncaların ip gibi dizilen amaçlarına yürüyüşü iletişim ve insan ilişkilerinde doğal bir örnek olarak alınabilir. Koşulu da, insan sevgisi ile beslenen iyi niyettir.  

                                                                  *    *    *

 

               Yıl 1978. İş başında Ecevit Hükümeti var. 12 Mart Muhtırası’na karşı belirlediği duruş, başında bulunduğu partiye iktidar olma yolunu açmış, Erbakan’ın partisiyle kurduğu koalisyon, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a çıkma kararı alarak Atina destekli Makarios’a bir anlamda ve fiilen dersini vermişti. Başarı,büyük oranda  Başbakan Ecevit’in hanesine yazıldığı için yurt çapında oluşan havanın oya çevrilmesi amaçlı erken seçim istekleri koalisyonun dağılması sonucunu doğurmuş, ilk MC Hükümeti de böylece kurulmuştu. Yine de CHP yönünde esen rüzgarların şişirdiği balonlar tamamen boşalmadan 1977 Seçimleri yapılmış ve beklenildiği gibi de sonuçlanmıştı. Kıbrıs Zaferi oya çevrilmiş ancak, %42’yi geçen oylar CHP’ye tek başına hükümet kurma olanağı vermemişti. Adalet Partisi’nden on milletvekilinin desteği ile kurulan yeni hükümet, köklü uygulamaları gerçekleştirebilecek bir görüntü veremezken, TÜSİAD’ın olumsuz,  karşı duruşu ve gün be gün artan anarşik olaylarla iyice sarsılmış, Çorum, Kahramanmaraş ve bazı şehirlerde meydana gelen ve onlarca insanımızın yaşamını yitirdiği tarihin sayfalarında yerini alan acılar yaşanmıştı.

               Hatırlardadır, o günlerde Türkiye’nin idare merkezinin durumu. Vatandaşa çare olacak, yol gösterici önlemler alınması varken milletvekilleri, başta liderleri olmak üzere birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışmakta adeta, yangına körükle gidilmektedir.

               Yine böyle kavgalı bir günde, Ecevit’in Kürt kökenli Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi, Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel’in önünde durarak; “ben kürdüm, Kürt kökenliyim” demiş, meclis sus pus olmuştu. Bu söylem, bölücülük ve üniter yapıya karşı bir çıkış olarak algılanmıştı.  meclis de, toplum da hazır değildi.İlk kez resmi, üstelik bakanlık görevi yürüten birisi Kürt olduğunu söylüyordu. Böyle bir açıklamanın yasaklar kapsamında olup olmadığı da toplumca bilinmiyordu. Tüm yurtta şaşkınlık, hayret, bir anlamda tedirginlik yaşatan bir açıklamaydı bu. Meclis birbirine girerken, üç büyük şehirde yaşananlar ve sürüp giden terör, insanların günlük yaşamında bunaltıcı etkisini sürdürmekte halk, oynanan oyunun sahneye konuş amacını çözmeye çalışmaktaydı.               

                Çoğunluğun sağduyulu ve bilgece yaklaşımı, kan ve acı ile tüketilen yıllarda, üniter yapının korunmasını sağlamış, aynı süreç toplumu, konuya genel bakışta daha fazla olgunlaştırırken, verilen ödünlerin hassasiyete etkisinde deneyimli kılmıştır. 

                 Etki-tepki kuralı, kaşınan yerin kaşınması, apseli bünyede kurtçukların yoğunlaşarak çoğaldığı mevzi alanların gün be gün genişlemesi, artması çoğunluğun bir arada yaşama isteğini bulandırıyor, büyük şehirler başta olmak üzere yaşanan olaylarda verilen can kaybı her insanın gözünde geleceği karartıyor, 12 Eylül balonunu şişiriyordu… Ve darbe, bir süreliğine  bıçak gibi kesmişti  olayları. Cuntanın aldığı önlemler, önlem amaçlı yapılan uygulamalar, ülkeyi otuz yıl uğraştıran ve çözümsüzlüğe götüren taşları döşüyordu.

                  “Yavuz Sultan Selim döneminde Kürdistan beyleriyle toprak bütünlüğüne uymayan bir anlaşma yapılıyor. Kürt sorunu o zamanlardan başlayıp gelen bir sorun. Osmanlı’dan miras, Cumhuriyet döneminde de çözülemiyor.”*  “1995’te yapılan bir araştırmada  Kürtlerin yüzde 12 si PKK’nın peşinde ayrı bir devlet istiyordu. Bu gün yüzde 5-6’ya düştü bu.”*

                 Her organizasyonun temelinde yasalara dayanan düzenlemeler vardır. Geleceğe umutla bakabilmede yer yer, küçük büyük ve gereksinimler ölçüsünde yapılandırılan bu oluşumlar, insanı amaçlayarak ve iyi niyet ölçüsünde topluma hizmet sunmaları ölçüsünde değer bulacak ve kabul göreceklerdir. Dürüst olmak, sorumluluk bilincinde kararlı ve titiz olabilmek, tüm bireyleri kapsamına alan olumlu  uygulamaları getirecektir. Akla ve mantığa uymayan, bencilliği ve belli kesimlerin çıkarını öngörerek hazırlanan yasalar, zaman içerisinde bumerang gibi esas yapıcısını hedef alabilecektir.

                 En azından yaratandan ötürü her insana, insan olduğu için ilgi ve anlayışı esirgemeden, karar ve davranışlarımızda “bu, bana yapılsa nasıl karşılardım, tavrım ne olurdu” sorusunu sormayı ihmal etmeden  ve sevgide kusursuz olabilme çabası ile bakabilmeyi unutmamak dileği ile.

 

                                 

 

*Abbas Güçlü “Genç Bakış”                                                             

 

                                                                                                         

  MEHMET  ATILGAN

                                                                                                            

      23. 05. 2013



1248 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı