• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
ABDULLAH OKKIRAN
abdullahokkiran61@gmail.com
GEÇMİŞİN SİLİNMEYEN İZLERİ VE UCASAR'A YOLCULUK
29/11/2012

GEÇMİŞİN SİLİNMEYEN İZLERİ VE UCASAR'A YOLCULUK

               O hayat dolu bir insan ve sır arkadaşımdı. Fırsat buldukça Ankara İncek'te bulunan Mogan gölü manzaralı bir çay bahçesinde buluşur, iş hayatımızdaki anılarımızı, mutluluklarımızı, acılarımızı paylaşırdık.


              Onun bütün mutlulukları ve acıları gözlerinin içinde saklıydı. Bazen duygularını belli etmemek için karşısındaki ile göz göze gelmekten kaçınırdı, ancak duygularını anlatırken de kelimeler bir çoşku seli gibi akıp giderdi.
Bir sonbahar günü yine aynı çay bahçesinde buluşmuştuk. O gün çocukluk yıllarına ait anılarından bir bölümünü ön plana çıkarmıştı, heyecanlıydı, çok duygu yüklü bir hali vardı.


             Bu duygularını niçin benimle paylaşmak istemişti, bunu hep düşünmüşümdür. Çocukluk döneminde yaşadığı bu mutlulukların kaybolmasını istememiş ve bu anlarını bir kez daha yaşamak ve birilerine aktararak kalıcı hale getirmek mi istemişti ?,


           Bunun yanında kendisinin doğa harikası olarak gördüğü köyünü, benimde görmemi arzulamış ve bunu doğrudan söylemek yerine farklı bir açıdan anlatmak mı istemişti ?


          Bütün bunlar bilinmez ama, geçmişte yaşadığı bir kısım olayların onda derin izler bıraktığını anlamak zor değildi.....


            ****


            Hayri Ankara'da mütevazi bir evde dünyaya gelmişti. Aslında gerçek ismi bu değildi, çocukluk yıllarında niçin bu isimle anıldığını tam anlamıyla kendisi de bilmiyordu. Okul, iş ve askerlik hariç tüm aile ve mahalle arkadaşları arasında kendisine hep Hayri olarak hitap edilecekti.


             Ankara'nın bugüne göre daha sakin olan evinin bulunduğu sokaktaki boş arsalar onun tek oyun alanıydı. Misket ve futbol oynamayı, topaç çevirmeyi, lik (Gazoz veya kola kapağı) toplamayı çok severdi.


          Bazen yaramazlık yapmaktan da geri kalmazdı. Mahallede tahta çubuğa büyük bir tornavida ile macun saran " pala bıyıklı amca"yı kızdırırlar, bazen de omuz askılığı ile tepsi içinde yoğurt satan zat'ın arkasından taklit yaparlardı.
Evlerinde ise kendisine göre bir şeyler bulur ve onunla oyalanırdı. Ailesi ile birlikte radyodan "Arkası Yarın" adlı programı dinlemekte çok hoşlanırdı. Televizyonları yoktu, o dönem tek kanalda sadece akşamları birkaç saat siyah beyaz yayın yapıldığından, akrabalarında televizyon seyretmek için aile büyüklerine yalvarırdı. Annesini ikna edebilirse akşam olmadan,


          -"Bir maniniz yoksa, akşam size geleceğiz" demek için heyecanla yola koyulurdu.


          İlköğretime başladığı 1960'lı yıllarda Kurtuluş İlkokulunun bahçesinde geçen o zamane oyunlarını hep hayal ederdi. Okul kantininden alınmış simit ve gazoz'un lezzetli buluşmasını anlatır. Leblebi tozunu nasıl yediklerini, bıçak olmadan bir ayvayı nasıl bölüştüklerini tarif eder, okuldan erken çıktığı zamanlarda Cebeci Stadyumunda nasıl su sattıklarından bahsederdi.


             Oyun sonrası siyah okul önlüğü dağılmış ve önlüğün hafif yan tarafından bağlanan düğmelerinin bazıları kopmuş ve kolalı beyaz yaka kirlenmiş bir şekilde tenefüs sona erdiğinde, Ali öğretmeninin kulağını hafiften kızartmasını ve tek ayak üzerinde tahtanın kenarında birkaç dakika tutmasını hiç unutmayacaktı. Ama O öğretmenini yıllarca saygıyla anacaktı. Çünkü ondan çok şeyler öğrenmişti.


           Hareketli geçen okul ve kış günleri sonunda yazın gelmesini ve tatile gideceği günü özlemle beklerdi, aslında okulların kapanması onun için tam anlamıyla bir tatilin başlangıcı sayılmazdı, çünkü günün belli saatlerinde kendi dükkanlarında elinden geldiği kadar büyüklerine yardım etmek zorundaydı, bu çalışma onun için kaçınılmaz bir gerçekti.


           Bu durumdan hiç şikayetçi değildi, o yaşta ailesine yardım etmenin gururunu taşıyordu. Yoruluyordu ama yılmıyordu, küçük yaşlarda çalışmanın nimetlerini ileri yaşlarda görecekti, her şeye rağmen iyi bir çocukluk ve gençlik devresi geçirdiğini her fırsatta tekrarlıyordu.


         Bazı günler ekmek fırınından sepetlerle dükkanlarına ekmek taşıyordu, büyükleri ağır olmasın diye az ekmek söylese de, o erkeklik gururu ile sepete birkaç ekmek fazla koydururdu ve iki sepeti küçücük kollarına asar, büyük bir gayret içinde taşımaya çalışırdı, ancak bir süre sonra sepetin kulpları kollarında izler bırakırdı, hani Anadolu'da -"kan oturdu, derler ya, İşte o izler uzun zaman geçmezdi. Bazen sepetin kulpunu gazete kağıdı, bez veya ağaç yaprakları ile sarar, acısını azaltmak için kendince çözüm üretmeye çalışırdı.

****Ucasar'a yolculuk

       Yine bir gün buram buram kokan o sıcacık ekmekler taşınmış ve dükkanın dolabına dizilmişti. Soğuk bir gazozu hak etmişti artık, onu da içip arkadaşları ile buluşmak için fırsat kolladığı sırada, dükkanlarının siyah renkli, kenarında jeton haznesi bulunan çevirmeli telefonu uzun uzun çalmıştı.


        Telefonu arayan kişiyi bilmemekle birlikte babası ile o kişi arasında geçen konuşmalardan, birkaç gün sonra köye gidileceğini anlamıştı, işte o mutlu gün gelip çatmıştı. Her yıl özlemle beklediği o köy yolculuğu yine başlayacaktı.


        Artık ekmek taşımak yoktu, dükkanı süpürmek, kapının önünü sulamak yok, karışık gazoz ve cola şişelerini kasalarına göre ayırmak da yoktu... ama tatil vardı, tabi ki sevinecekti birkaç hafta da olsa köyüne gidecekti.. orası onun için ayrı bir güzellikti, özlemiydi...


         Hayri için tatil sadece köye gitmekti. Zamanın ekonomik koşulları ve diğer etkenler nedeniyle, şimdiki gibi denize gitmek yoktu. Her şey dahil beş yıldızlı oteller, pansiyonlar yoktu. Sadece köye gitmek vardı. Onun köyü "UÇHİSAR'dı.


         Yöre halkının deyimiyle UCASAR.....


         ****
Hayri'nin sürekli olarak köyüm dediği Uçhisar aslında bir köy değildir. Nevşehir İline yaklaşık 7 km. uzaklıkta 1930 yılında Belediyelik olan şirin ve muhteşem bir turizm cennetidir.


         Pers dilinde "Güzel Atlar Ülkesi" olarak anılan "Kapadokya"'nın zirvesi konumundaki Uçhisar ve cıvarındaki oluşumların geçmişi, milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır. Erciyes ve Hasan dağında meydana gelen volkanik patlamalarla yığılan lavların, tabiat olayları ile milyonlarca yıl bir nakış gibi işlenmesi sonucu oluşan, o Harikalar diyarının zirvesinde bulunan Uçhisar'ın, dört mevsim farklı güzellikleri ile insanları büyüleyen bir görüntüsü vardır.


      Vadilerindeki gizemli ve büyüleyici güzelliklerin yanı sıra, burada oluşan ve işlenebilen yumuşak kaya kütlelerinde birçok medeniyetlerin izlerini bulmak mümkündür. Bütün bir güzellikleri kanatları altına almış bölgenin hakim tepesi konumundaki Uçhisar'dan, güneşin batışını izlemek her insana nasip olmayan bir farkındalıktır.


          Hayri köyünün güzelliklerinin değerini bilmeyenler için bazen içini çekerek!!

      - "Benim köyüm nüfus kağıdında Uçhisar yazanların değil, oranın büyüleyici güzellikleri içinde yaşayan, ancak yaşadığı sürece de buraların doğallığını korumak için mücadele veren insanların köyüdür" diyordu ve ekliyordu;


           "O güzelliklerin her geçen gün yok olduğunu ve buna da kendisini Uçhisar'lı sanan bir kısım insanların göz yumduğunu söylüyordu ve bu insanların bu duyarsızlığına isyan ediyordu".


         ****


           Hayri'nin Ucasar'a yaptığı yolculuklarından birkaç gün önce aile büyükleri tarafından birçok hazırlıklar yapılırdı. köyde lazım olur diye oldukça yüklü ve kalabalık bir eşya grubu hazırlanırdı. Kış boyunca biriktirilen kaplar, çuvallar ve birçok malzemeler.....


          1960'lı yıllarda otobüsler şimdiki gibi konforlu değildi, 70 li yıllarda biraz daha konforlu otobüsler devreye girmişti. Çok eskilerden Uçhisar'dan İstanbul ve Ankara'ya yolculuklar günlerce sürermiş, bazen kamyonlarla eşya ile birlikte toz ve toprak içinde bozuk yollarda yapılan şeyahatlerde, insanlar da bu kamyonlarla 8-10 saatte Uçhisar'dan Ankara'ya taşınırmış.....


           Yaşı küçük olduğu için genellikle Hayri'ye bilet alınmazdı. Bu nedenle otobüsün koridoruna doğru açılan koltuğun ortasına otururdu. Koltuk ayrık olduğu için annesi tarafından altına öteberi (bazı giyecekler) konularak, rahat bir yolculuk yapması sağlanırdı veya otobüsün koridoruna muavin tarafından plastik oturak konulur orada seyehat ederdi. Molalarda annesinin hazırladığı bazı yiyeceklerle yetinirlerdi.


          Ankara eski terminalden başlayan yolculuk sırasıyla Gölbaşı, Konya Makas, Tuz gölü geçilir ve Aksaray'a dönülürdü, bu aşamada Hayri'nin içinde köye yaklaşmanın heyecanı vardır. Bu zevkli ve heyecanlı yolculuk sırasında her defasında genellikle aynı sohbetler yapılırdı. Hayri tatile gitmenin o dayanılmaz sevinci ile bazen uyuyakalırdı.


           Ve nihayet Kapadokyanın kapısı olarak adlandırılan Dobada (Acıgöl), devamında Nevşehir.


           Nevşehir eski terminal'den her zamanki gibi Ford münibüsüyle hafif şişman, neşeli bir amca onları köye götürecektir. Ford'un üst bagaj kısmına eşyalar yığılmış köye hareket edilmiştir. Genellikle bir fırın önünde durulur ve Ankara'nın siyah susamlı simitlerinden farklı olan, dikdörtgen ve ortasında daireler şeklinde kabartmalar bulunan köyünün o meşhur pekmezi ile yenildiği zaman tadına doyum olmayan sıcak simitler alınırdı.


          Bu kısa münibüs yolculuğunda da Hayri'nin kaderi genellikle annesinin kucağına veya çuvalların üzerine oturmak olacaktı. Ama olsun onun için çok zevkli bir yolculuktu bu. Münibüs şoförü genellikle yolcularla hoş bir sohbete başlar, Ankara'dan haberler ve hava durumu hakkında bilgi alırdı. O münibüs şoförünün ismini halen bilmemekle birlikte, lakabı "Garip" olan neşeli zat'ı hiçbir zaman unutmayacaktı.


          Nevşehir'den çıkar çıkmaz Uçhisar kalesi uzaklarda gözükmüştü artık. Bu kale hakkında çok şeyler anlatılmış, çok hikayeler söylenmişti. Kimi ağanın kale derdi, kimi bardakkale, ama Kapadokya'nın simgelerinden biri hale gelmiş "Güneşin bekçisi Uçhisar Kalesi" bütün ihtişamı ile karşılarında durmaktaydı.


           Dünyada bir benzeri olmayan Uçhisar kalesi , birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış, kimilerince sığınak, kimilerince bir savunma mevzisi olarak kullanılmış, kimilerine ibadethane, kimilerine mezar, kimilerine de sıcak bir yuva olmuştu.


          İşte bu muhteşem doğa harikasına yaklaştıkça Hayri'nin heyecanı daha da artıyordu. Sınırsız olmasa bile doyasıya oyun oynamanın, arkadaşları ile hasret gidermenin, aynı zamanda bağda, ahırda, samanlıkta çalışmanın, dedesinin ambarına öteberi götürüp getirmenin o yorucu, bir o kadar da unutulmaz güzelliklerini yaşayacak olmanın çoşkusu vardı içinde. 


          Yolculuk sona ermişti, öteberiler indirilmiş ve büyüklerin ellerinden öpülmüş, hal hatır sorularak hasretle kucaklaşılmıştı. Yemekler hazırlanırken her nedense yine Ankara'nın hava durumundan bahsediliyor ve Uçhisar'ın hava durumundan bilgiler alınıyordu. Hayri bu konuşmalara bir anlam vermiyordu, ama annesinin mektuplarını yazarken de;


           ".....buralardan soracak olursanız dün kar yağdı, oralarda havalar nasıl....." diye hep aynı cümleler kurduğunu hatırlamıştı.. Bu davranış şeklinin sevdiklerinin hangi şartlar altında yaşadığını öğrenme içgüdüsü olduğunu daha ileriki yaşlarda anlayacaktı.


           Buluşma sonrası aile büyükleri arasındaki sıcak sohbetler devam ederken, Hayri yorgunlukla kendisi ve ailesi ayrılmış odaya gitmeden, döşeğin bir köşesinde uyuya kalmıştı......

*****Tatil anıları;

          Ankara İncek'te hafif bir rüzgar vuruyordu yüzümüze, çay bahçesinin Mogan Gölü manzaralı o köşesinden uzaklara bakarken Hayri'nin gözleri bir anda dalıp gitmişti. Bugün hayatta olmayanlar aklına gelmişti, gözlerindeki buğulanmayı göstermemek için bakışlarını kaçırıyordu.


           İçini çekti, derin bir nefes aldı ve üşüdüğünü farkedip ellerini dizlerinin üzerine götürüp ovaladı ve ceketinin yakasını kaldırıp havanın soğuduğunu söyledi. Kahvesinden son yudumunu aldı ve arkasına yaslandı...


            Ucasar yolculuğu sonrası yaşayacağı mutlulukların hayaliyle uyuyup kaldığı döşekten kalkıp, dönüş yolculuğuna kadar genellikle neler yaşadığını bir çırpıda anlatmak istiyordu.


           Şanki o anları tekrar yaşıyormuş gibi heyecanlı bir ses tonu ile başlıyordu.......


          Arkadaşları ile Garankemer, Çıbık, Gemildağ, Ağadere, Harım, Eneğyolu, Güvercinlik, aşağı mahalle, yukarı mahalle ve arasıra da Maccan'ın tozunu attıklarından,


          Vadilerdeki eşsiz güzelliklerin arasında elma, armut, kayısı ağaçlarına çıkmanın, o beyaz kayalardan kaymanın, güvercin yuvalarına tırmanmanın ve doğanın toprağı bir un haline dönüştürdüğü toprak yollarda ayakkabısız koşmanın ve neticesinde toz içinde Haflı'da su suvarmak için savaklarda biriktirilen suda yıkanmanın çoşkusundan bahsediyordu,


           Dedesinin evindeki gayıt damında bulunan takaların birinde yarım paket üçüncü marka filtresiz sigara bulduğunu ve bu sigaranın yarısının Uçhisar Kalesi'nin kuytu bir yerinde gizli gizli içildiğini, diğer yarısının da büyükler görmesin diye mevzi değiştirilerek yine Uçhisar'ın simgelerinden olan Tığrazın Kale'nin müstesna bir köşesinde içerek duman altı olduklarını, ancak bu haylazlıklarının iyi bir şey olmadığını da kabul ettiğini ama genede bunun tatlı bir anı olarak gördüğünü....


          Gemil dağının eteklerinde bulunan dedesinin bağından iki tekerlekli bir eşek arabasına yüklenen Zerdali küfelerini eve getirip, büyüklerinin yardımıyla kükürt damındaki kasalara yerleştirmesi ve akşama kadar yalnız başına bu seferleri yaparken,


          Çıbık'ta ıssız yerlerde korkmamak için kendine göre bağırarak Ali öğretmeninin öğrettiği şarkılardan söyleme zevkinin yanında, Garankemerde abisinin su tutmak üzere yanından uzaklaşması üzerine, korkudan ıslık çalarak karanlık savaklardan yalnız başına geçmek zorunda kalması,


           Bazen günah olur duygusu ile ıslık çalmadan köyün içindeki mezarlığın yanından geçerken duyduğu o korkularını, evlerinin altındaki karanlık damdan yiyecek getirilmesi esnasında oluşan o korku halini ve sanki arkasında geliyorlarmış gibi merdivenleri hızla çıkma duygusunu halen yaşadığını, ürpererek anlatıyordu..


          İki tekerlekli at arabasına eşşeğin nasıl bağlandığını, okların uç kısımlarındaki demirlere kayış geçirmeyi, gem ve gözlüğün nasıl takıldığını, bu sırada dişlerini açmayan eşşeğin dudaklarına vurarak ağzına gem demirinin nasıl geçirildiğini hep dedesini izleyerek öğrendiğini, eşşeklerin tezekleri kokladıktan sonra burnunu havaya kaldırmasını şaşkınlıkla izlediğini ve buna bir anlam veremediğini söylerken, eşşeğin bu hareketinden sonra çıkardığı sesleri de taklit etmekten geri kalmıyordu...


           Naylon çedik ayakkabısını giymeden, diz hizasından sonradan kesilmiş pantolon ile tozdan kaşlarının üzerleri dahi bembeyaz olmuş bir halde, arkadaşları ile birlikte bazen Kaya Oteli'nin önünde ve bazen de kaleyi gezmek üzere gelen turistlerin peşlerinden koşarak onlara, bildiği tek yabancı kelime olan "bonjour matmazel" diye seslenmeyi,


          Onların dikkatini çekmek için kalenin tehlikeli yerlerinden geçmeyi ve bazende "küçük peri bacalarının" o şapka kısmına bir şekilde tırmanarak madam ve matmazellere el sallamayı, fotoğraflarına poz vermeyi ve onlara karşılıksız bir sevgi göstermeyi bugün çocuksu bir davranış olarak görüyor,


          Ancak, kalenin en uç noktasında Erciyes dağına doğru uzanan o doğa güzellikleri seyretmenin zevkini yaşarken, aynı zamanda kalenin en yüksek bölümünden sanki boşlukta uçuyormuş gibi ellerini havaya kaldırarak, o matmazellere buralarda yaşamanın ayrıcalığını taşıdığının işaretini veriyor ve bununla gurur duyuyordu.


          Hayta hayta dolaşırken, cami önünde gördüğü "Zümre Hoca dedesinin" elindeki bastonunu kaldırarak onlara tatlı tatlı kızmasını, akşam olunca kesek başındaki su deposunun yanında bulunan dar bir çıkmaz sokağın sonundaki yeşil kapılı evden içeri girdiğinde ağ pahlanın, bulgur pilavının, biber turşusunun, çedeneli makarnanın ve üzerine köftür kavurmanın hazır olduğunu görmek ve sofraaltını çekip dizlerinin üzerinde oturarak, o beyaz sakalıyla, titrek ancak bir o kadar tok sesiyle besmele çeken ve dua okuyan Hoca dedesinin karşısında bir yetişkin gibi durmak ve onun duasını sessiz sessiz dinlemenin o manevi duygusundan...


           Evden çıkarken annannesinin sütle kavurduğu kabak çekirdeklerini cebine doldurup, akşama kadar toz ve toprak içinde Uçhisar kalesinin, güvercinliklerin, ambarların arasıra da diğer dedesinin köyü olan Ortahisar kalesinin ve vadilerinin en ücra köşelerine dahi çocuk yaşta cesaretle ayak basmış ve bu arada da bağlarda elma, kayısı, goruk yemenin ve musluksuz çeşmelerin buz gibi suyundan içmenin zevkinden,


           Nihayetinde o yorgunlukla, diğer dedesinin (Kendi deyimiyle Zaim babasının) evinin avlusunda bulunan yalakta tamamen çıplak yıkanmanın ardından, annannesinin pişirdiği "gö pahla, üzüm turşusu ve yufka ekmek" üçlüsünün yanında, ufak bir siniye yapılmış "Sütlaç"'ın, bazende "Sütlü Kabak"'ın (Sütlabak) o dayanılmaz lezzetlerinden bahsediyordu.


          Yufka ekmek yaparken gılamadaların (Üzüm bağlarından kalan kuru dallar) tutuşması nedeniyle "abari" (Telaşla söylenen hayret ifadesi) diyerek koşuşturan kadınların ne demek isteğini anlayamıyordu, ama annannesinin sofra bezinin şibiğinden (ucundan) tut demesini anlamışçasına yumuş gördüğünü (buyruğun yerine getirilmesi), akşam dedesinin sırtını çiğnedikten sonra evin bir köşesinde uyuyakaldığını yöre diliyle anlatırken, bazen de gecenin bir vaktinde vücudunda gezen o küçük canlıları yakalamaya çalışmaktan uyuyamadığını da anımsıyordu.


         Yine bir tatil günü dedesinin evinde yapılan sünnet düğününde davul, zurna eşliğinde köçek (erkek dansöz) oynadığını ve seyyar sünnetçinin işini yaparken oluşan o yüz ifadesini ve sırıtırken gösterdiği altın dişlerini hiçbir zaman unutamadığını da anlatmakta geri kalmıyordu.


          "Uçhisar Kalesi" nin o heybetli görüntüsü eşliğinde, akşama kadar damda zerdali şakladıklarından, biriken zerdali çekirdekleri taşla kırıp yediklerinden bahsediyordu, bazen yaramazlık yapıp daha yeni şaklanmış zerdalilerin üzerinde gezmenin ve tabi ki bunun için azar işitmenin ve bu yüzden kulağının çekilmesinin mahcupluğundan ve bu azarların dahi birer özlem olduğundan söz ediyordu.


           Harım'da motora buğday sapı atan büyüklerine, eşşeğin palanına binip, heybeyle yiyecek ve desti ile su taşımanın zevkinden, hararlara (büyük çuval) doldurulan samanları, evin damında bulunan küçük delikten, aşağıdaki samanlığa atma görevini üstlenip, o samanların içine belinin yarısına kadar gömülmenin zevkli ve bir o kadar da tozlu heyecanını unutmuyordu.


          Değişik bir giysi giyen sakallı bir amcayı kızdırıp kaçtıklarını, onun kendilerini kovalamasından zevk aldıklarını üzgün ifadelerle anlatırken çok duygulanmıştı, "çocukluk işte.. niçin kızdırırdık bilemiyorum" diyordu. O şahsiyetin köylerinin unutulmaz simgelerinden biri olduğunu ve 1974 yılında vefat eden "Cici Ahbab" lakabıyla anılacağını sonradan öğrenecekti.


           ......ve dolu dolu geçen o günlerin sonunda tatilin bitmesi, dönüş hazırlıklarının başlaması, biraz daha kalabalık bir eşya grubu ile yine Garip'in Ford münibüsü ve eski bir otobüs koltuğunun arasında Dobada, Aksaray, Tuz Gölü, Konya Makas, Gölbası ve nihayet gene Ankara'ya dönmenin.burukluğunu içini çekerek anımsıyordu.


         Bütün bunları bir solukta anlatırken, hava kararmaya başlamıştı. İkimizde bir an için Gölbaşı -Moğan gölünün devamındaki tepeciklerin arkasındaki o kızıl görselliğe bakarak dalıp gitmiştik. Ben artık gideyim diyerek ani bir hareketle ayağa kalkmış ve tarif edilemeyecek farklı duygusal bir davranış ile benimle kucaklaşarak evinin yolunu tutmuştu.


          Hayri, Ankara'da geçen her kışın sonunda, aynı mutlulukları ve heyecanı yeniden yaşamak için dükkanlarındaki siyah telefonun bir kez daha çalacağı o günü özlemle bekleyecekti, başka çaresi yoktu...


         ****


        Hayri'nin anlattıkları, kendi yaşam çizgisinin milyonlarca noktasından sadece bir noktaydı. Bana sadece o çocukluk döneminden küçük bir kesiti anlatmıştı ve bunları anlatırken çocukken yaşadığı o anları tekrar yaşama arzusunu duyuyordu, aynı zamanda kendi köyünün güzelliklerinden de bahsederek o güzellikleri görmemi amaçlıyordu.


         Aslında amacına ulaşmıştı, ileride Hayri'nin köyü olan Uçhisar'ı (Onun deyimiyle Ucasar) görecek, oraların onun bahsettiği gibi tarih ile doğanın kucaklaştığı bir harikalar diyarı olduğunu görecektim.


         Sır arkadaşım ve can dostum Hayri'nin arkasından bakarken anlamıştım ki !


         Hayri çocukken taşıdığı ekmek sepetlerinin kollarında bıraktığı o geçici izleri tatlı birer anı olarak unutamadığı gibi, diğer mutlulukları ve tatlı anları kendisine yaşatanları da hiçbir zaman unutmayacaktı ve bunları her zaman sevdikleriyle paylaşacaktı.


        Ancak, acı duyduğu bir kısım olayların yüreğinde bıraktığı derin izleri de hiç bir zaman unutmayacak ve bunları benden başka, hiç ama hiç kimseyle paylaşmayacaktı. O geçmişin silinmeyen acı izlerini hep yüreğinde taşıyacaktı..


        Bunu başkalarının da anlaması hiç de zor değildi, onun bütün mutlulukları ve acıları aslında gözlerinin içinde saklıydı....

     


Abdullah OKKIRAN
Kasım - 2012



4470 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

ucasar     04/12/2012 15:36

Sevgi ve özlem hafızayı canlı kılarmış, doğru bir söz bu. Sevgili dostum Uçhisar'a tatillerinde geldiği halde bizden çok anılarını ağzından bal akarcasına bizlere yeniden anımsatarak özlemlerimizi depreştirmiştir. Anıların da kendin gibi güzel ve anlamlı . Ellerine ve dillerine sağlık. Bu köşede daha neler okuyacağız? Sakın bitmesin anılar.
MEHMET ATILGAN

     29/11/2012 19:41

Çocukluğumuza duyduğumuz özlem,yaşlar ilerledikçe,sevdiklerimizi kaybettikçe daha da fazlalaşıyor.Çok güzel ve duygulu bir yazı,gözlerim doldu.Ellerine sağlık
LEYLA GÜNEY

Yazarın diğer yazıları

BİR DOSTU, SONSUZLUĞA UĞURLARKEN. - 18/09/2017
Acı haber 05.09.2017 günü sabahı gelmişti. İyi bir eşi, babayı, dedeyi, iyi bir dostu, arkadaşı, ağabeyimizi, sevgili Mehmet ATILGAN'ı kaybetmiştik.