• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/uchisarlilardernegi
MEHMET ATILGAN
mehmetatilgan47@gmail.com
SON DURAK VE YANLIZLIK
04/06/2012

SON DURAK VE YALNIZLIK

Sabah ezanının henüz okunduğunu gözlerini açtığında anlamıştı. Her gün 22,00 da başını yastığa koyduğunda başlardı Ekrem Bey'in gecesi. Deliksiz uyurdu sabaha kadar. Hoca, "la ilahe illallah" demesiyle de açardı gözlerini. Bu gün ezanın son bölümünü duymadan açmıştı. O biliyordu ki ezan yeni sonlandı . Adı gibi biliyordu öyle olduğunu. Sağlığında bir değişiklik yokken, her gün olduğu gibi zamanında yatmışken rutin başlangıç neden değişsindi ki? Yıllardır güne başlaması hiç şaşmadan böyle olmuştu. Yine de boynunu kırıp başı üzerindeki pencereye bakmadan edemedi. Zaman her günkü zamandı. Göz gözü henüz görmediği, biraz sonra da havanın yavaş yavaş aydınlanmaya başlayacağı vakit.


Her gün olduğu gibi geçmiş akıyordu gözlerinin önünden. Çocukluğundan başlardı önce; "Hiçbir duygunun kalıcı etkisinin anımsanmadığı yıllar. Oyun, arkadaş ve hareketliliğin varlığında her şeyin bilinç dışında kaldığı, anne ve babasının öğünlerde ilgilendiği, alabildiğince serbest, özgür günler."


Evin önünden geçen Arnavut kaldırımına temas eden at arabasının metal çemberli tekerleklerinin sesi ile anıları başlamadan kaybolmuştu.


Gün başlıyordu. Umutlu bakıyordu o güne her gün olduğu gibi. Bakarsın bir haber oyalardı saatlerce;doldurur boşaltırdı. Konuşacak kimsesi olmasa bile kendi kendine diyalogu gerçekçi bir çizgide akardı. Geçmeyen zamanın bir bölümünü sıkıntısız harcayabilirdi. Hoşlanmadığı, yalnızlığı en koyu bir biçimde hissettiği yemek saatlerinde bir meşguliyet yaşayabilirdi.


"Önce annesinin takibinden bıkmıştı. Babası o kadar ilgilenmezdi yediği ile. Ağabeyi, ablası kendi hallerinde ister yer, ister yemezler kimse karışmazdı. Herkesin derdi o idi. Zayıf kalmıştı, yakalandığı hastalıktan sonra bir türlü kendine gelememişti. O kadarını biliyordu. Başka da ciddi olan bir şey varsa ona söylemezlerdi her halde. Baskılar sadece yemek konusunda olurdu. Yemek dışında kendi başına istediği gibi oynardı. Cıvıl cıvıl olurdu sofra. Her şey orada konuşulur, gülüşmeler kahkahalar, zaman zaman da aileyi ilgilendiren konularda ciddi tartışmalar orada yapılırdı. Sorunlar, sıkıntılar orada yaşanır biterdi." En azından öyle zannederdi Ekrem. Yalnızlık duygusu tanınmazdı o günlerde.


Arkadaş, oyun, sorumluluklardan habersiz yaşam kendiliğinden akıyorken anıları ileri yıllarda yaşanıyordu. Hareketli, kaygısız, çığlıklarla doldurulmuş, yarını belirsiz, özlemlerle günlerin akışına yardımcı, sık sık anımsanan çocukluk yılları çok gerilerde kalmıştı.


"Önce babasını kaybetmişti. Çocuktu. Ölümün bir yok oluş, görünmezlik olduğunu biliyor, babasının yarattığı boşluk, yüreğini sızlatıyordu. O kadar. Ölüme umut olur muydu? Kim bilir! Bekliyordu bir şeyler. Görüverecekmiş gibi bir şey. Ciddi olarak yeniden düşündüğünde; "hayır" dedi. O kadarını biliyordu artık İşte, tam bu noktada hissetti yüreğinin kabardığını. O esnada kaybetmişti babasını... Ağlamaya başladı. İçerisinden bir şeyler kabarıp geliyor, hıçkırıkları gittikçe sesli bir hal alıyordu. Sonra bir boşluk. Baba yalnızlığını ilk kez o günlerde yaşamış ve duyguların boşluğu hiç terk etmemişti onu."


" Annesi de mi ölecekti! Ölümün kesin oluşu çıldırtıyordu onu. Yok yok ben bir ona dayanamam, ne anlamı kalır yaşamın." Bu düşünceydi korkularının temeli, kendisini yeniden yalnız ve korunmasız hissetmesinin kaynağı. Oyunlar, eskisi kadar doyurucu, vazgeçilmez olma özelliğini kaybetmişti. Meşguliyeti düşünce alemine kayıyor, bir köşede kalarak seyretmek istiyordu her şeyi.


Yaşam kurallarını ödünsüz uygularken ölüm ve ayrılık boşaltmıştı çevresini; Annesi görebilmişti mürüvvetini. En içten, en mutlu coşkuyu gözlerinde okumuş,uzun uzun ana kokusunu soluyarak kucaklamıştı onu. Hayallerini ömür boyu süsleyen o an, yalnız geçen ömrünün en başta gelen tesellisiydi.
Akıp giden zaman içerisinde kendi yaşam çevresinde yaşanan olaylarla yüz yüze gelmekten kaçınamayan kişi, zamanın kollarında tedavi gören bir hastadan hiç de farklı değildi. Birikim ve terapi birbirini izlerken arkada kalan hüzündü, özlemdi ve yalnızlık duygusuydu.

Daha çoluk çocuğa karışmadan gelin olup uzak yerlere gitmişti ablası. Ağabeyi de Almancıydı. Kırk yılda bir selam, köyü ziyaret etmeleri sonucunda görüşebilme tesadüflere kalmıştı. Ailenin küçüğüydü, baba ocağını tüttürmek görevi onun üzerindeydi. Merkez burası idi ama zorunlu zorunsuz her köşesi cıvıl cıvıl ev boşaltılmıştı. Birisinde ağlamaklı acıyı, diğerinde sitemli üzüntüyü yaşamıştı. Mahalle büyüklerinin "münasiptir" diyerek uygun gördükleri komşu kızıyla evlenmiş, koca evde iki kişi yaşar olmuşlardı.


" Sevilenlerin teker teker yok oluşları, özlem, çaresizlik, çözümsüzlük üst üste konulan desteler gibi duyguların yalnızlığa uzanan unsurları olmuştu. Yaşamının son günlerinde sadece o ve yalnızlığı kalmıştı."
Sevgi deyip basit bir bakışla geçmemek gerekirdi. Tanımlamalarda, yorumlarda sevgi bir kavram olarak dillendirilir, kaynağı ve özelliği es geçilirdi. Kökü anneye babaya,kız kardeşe, erkek kardeşe kademe kademe insanlığa uzanan, yaşamın orta yerinde çocuklara bağlanan ve kişinin yaşantısını anlamlandıran aile sevgisi ile akıp giden zamanda yaşama sevincini canlı tutan bir olguydu sevgi. Varlığını sağlamak, bütünlüğünü bozmadan yaşatabilmek mutluluğun kapılarını açık tutarken, çaresiz yok oluşlarda yalnızlığın yollarına taş döşemek, kişinin iradesi dışındaydı. Ayrılık, ölüm umutsuz sevgiyi tetiklerken, sıvası dökülen duvar gibi çöküşü de hazırlıyordu. Aynı ağacın değişik dallarında kümelenmiş farklı meyveler, mevsim sürecinde farklı zamanlarda oluşarak dökülüyor, dalların boş kalışı ve yıllar içerisinde ağacın kurumasına kadar uzanıyordu.


Ekrem kendisini meyve vermeyen ağaca benzetiyor, dallardan başlayarak yavaş yavaş kuruduğunu biliyordu. Yalnızlık yaşlılık dönemine özgü diyebilmek için yaşlının kalabalık ortamlarda hissettiğini anımsamamak gerekirdi... Konuştuğu ancak dinlenmediği, çok önemli uyarılarının kaale alınmadığı ortamların bu güne göre tercih edilecek bir çok yönü vardı. Duygusal yalnızlıkla bütünleşen fiziki yalnızlık,çaresizliğin yollarında gittikçe uzaklaşan sonu önceden belli görüntü gibiydi.


Ardı ardına kaybettiği yavruların ilacı zaman olmuş, hayat arkadaşı ile olağan yaşamları yeniden akmaya başlamıştı. Yalnızlık kaygısı her zaman eşini anımsatır, geride kalma korkusunu yaşatırdı. O korkunun yaşanmaya başladığı günden beri iliklerine kadar hissettiği gerçekle yüz yüzeydi artık.Uzaklarda yaşayan iki çocuğunun ara sıra ziyaretleri dünyasını değiştiriyor, torunları ile geçmişin anılarını aratmayan bir aleme geçici olarak da olsa dalıp çıkıyordu. Yaşadığı süreçte hızlıca akan bu zaman bir yudum mutluluğu idi. Geç gelip su gibi akan beraberliğe özeni yalnız yaşamının başka bir tesellisi olmuştu.
Yine duvarlar, yine koyu karanlık sessizlik ve korkuları ile baş başaydı. Ara sıra kahvehanenin gürültülü ortamında kendi dünyası ile baş başa zaman geçirirken, komşular gündüzleri kapının önünde gelen geçeni izlerken görüyorlardı. Durupta halini hatırını soranlar, bir selamla yetinenler, ellerini öpenler tek tesellisi olmuştu.


Aradan çok bir zaman geçmeden minareden salâsının okunması ile Tüm köy duymuştu Ekrem Bey'in öldüğünü.


Çocukları ve torunları son olarak toplandılar. Onun ölümü, babalarını ve dedelerini görebilme amaçlı memleketlerine ziyaretlerini de sonlandırmıştı.


Ailesinin yaşayan üçüncü ve en küçük çocuğu idi Ekrem Bey. Doğmuştu, ışık olmuştu. Uzun denilebilecek ömründe insanlara baktı, güldü. Somurttu konuşmadı. En çok da ağlamak istedi. Uzaktan el salladı sevdiklerine, özlemi yaşadı zaman zaman, yutkundu. Şöyle bir doya doya ağladığını anımsamıyordu. Sevdikleri yaşattı onu, sevmedikleri etkilemedi pek...Yaşam ağırdı. Zaman zaman da çok hoş. Gitti geldi. Yılların hızla aktığını, son yıllarının adeta durduğunu gördü. Zor geçmişti o günler, sadece kendisinin bildiği. Son döneme kadar yaşam güzeldi. Çaresizliğin bilincinde sabretti. Ve bir varmış bir yokmuş misali kaybolup gitti.

MEHMET ATILGAN

HAZİRAN 2012-06-03



1534 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ÖYKÜLER- 5 (KUTSAL IŞIK) - 03/04/2017
Köylerinin üç tarafı aynı yükseklikte üç dağ ile çevrili idi. Köyden birileri düşündüler
ÖYKÜLER 4 - " ACI HAYAT" - 26/10/2016
İsteksiz bir ruh hali adeta çökmüştü üzerine. Anımsadıkları,bir duygu boşalmasını tetikliyordu.
UÇHİSAR İÇİN - 15 "Masalcı Teyze" - 30/03/2016
“ Bir varmış, bir yokmuş Bunun demesi pek çokmuş Evvel zaman içinde,
ÖYKÜLER -3 (KORKU) - 01/02/2016
Yanında tek dostu olarak bildiği arkadaşı ile söve taşının kenarına oturmuş, sokağın görünen en son noktasında beliren kişileri izliyordu. Arkadaşı her gün olduğu gibi
İZMİR BULUŞMASI- Rüya Gibi - 03/11/2015
Cep telefonunun sadece öngörülebildiği, televizyon yayınlarının siyah beyaz olarak ve programlı yayımlanabildiği yıllardı
OLMAZ OLMAZ -4 (Yeniden Anılar) - 10/06/2015
Dağcılık ya da maraton koşusu denebilir… Zaman, yaşamın sorumlulukları ile baş başa kaldığımız yıllar
TORUN - 20/04/2015
Anne baba, ağabey v.d. yani büyüklerin tamamı, çocuk yaşı denilebilecek çağımızda kişilik oluşumunun gerçekleşmesinde yardımcı ve tamamlayıcı öğelerdir diyebiliriz
KAYGI VE UMUT - 28/01/2015
Kar atıştırıyordu. Öncesi yağmurla başlayan, sonrasında her bir tanesi kolayca seçilebilen tiftmiş pamuk yumakçıkları.
UÇHİSAR İÇİN (14) - KALANLAR VE GİDENLER - 26/11/2014
Yıllar öncesi yaşananlar anılar olmuş, unutulanlar yok artık ama unutulmayanlar hayal dünyamızı süsler dururlar
 Devamı